Kategori

MAKALE

MAKALE

Geleceği en iyi öngören bilimkurgu yazarları

Orhan Pamuk’un Yeni Hayat’ı, “bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti” cümlesiyle başlıyor. Bazı kitaplar, gerçekten de hayatımızda ancak başka insanların yaratabileceği büyüklükte değişimlere sebep olabiliyor. The Hitchhiker’s Guide to the Galaxy, Dune, Starship Troopers, Neuromancer, Stranger In A Strange Land, Animal Farm, The Wheel Of Time, Foundation, Fahrenheit 451 ve I, Robot bunlardan bazıları. Bu kitapların isimlerini art arda söylemek bile heyecanlandırıyor. Bıraktıkları eserlerle geleceğe dair isabetli tahminlerde bulunan bilimkurgu yazarları arasından bir seçki yapmak gerekirse, şöyle bir liste çıkıyor ortaya.

Eserleri için pek çok ödül kazanan ve son yıllarının çoğunu Sri Lanka’da geçiren Britanyalı yazar Arthur C. Clarke, bir kahin gibiydi. Bilgisayarların online alışveriş ve bankacılık için kullanılacağını tahmin etti.

Unutulmaz serilerin yaratıcısı olarak tanınan Rus yazar Isaac Asimov , Heinlein ve Clarke ile beraber bilimkurgunun “Üç Büyükler”inden biri. Kısa bilimkurgu hikâyesi Akşam Vakti, pek çok oylama ve listede tüm zamanların en iyisi kabul edildi. Mars’taki bir kratere Asimov ismi verildi. Isaac Asimov, iz bırakan 500’den fazla kitap yazdı ya da düzenledi.

Kariyerine dergi yazarlığıyla başlayan Amerikalı yazar Robert A. Heinlein, arasında Gelecek Tarih’in de bulunduğu, birbiriyle bağlantılı dört seri kaleme aldı. Romanları; seks, ırk, politika ve ordu gibi temalar içeren gerçekliklerden faydalanıyor ve bu konular üzerinde bolca tartışma ateşliyor. Bilimkurgu edebiyatında gerçekçi teknik detaylara yer veren ve mühendislik alanlarından faydalanan yazar, türünün en önemli temsilcilerinden biri.

En çok beğenilen Amerikalı yazarlardan biri olan Ray Bradbury’nin hikâyeleri diğer medyalara da malzeme oldu. Bunun en büyük örneği, gelecekte hüküm sürmekte olan ve kitapları yakan ki bir devletin anlatıldığı Fahrenhayt 451’dir. 1985 ile 1992 arasında yayımlanan ve kendi hikâyelerinden 65 tanesini uyarlayan Ray Bradbury, Ray Bradbury Tiyatrosu isimli televizyon programını da sundu. En ünlü eseri Fahrenheit 451’le daha çok bilinen Ray Bradbury, distopik geleceğin ilk vizyoncusu oldu.

44 roman yayımlayan Philip K. Dick, yaklaşık 120 kısa hikâye de yazdı. Amerikalı yazarın eserleri, arasında Bıçak Sırtı, Gerçeğe Çağrı ve Azınlık Raporu gibi bir dizi popüler filme ilham verdi. Yazar, Bıçak Sırtı ve Gerçeğe Çağrı filmlerinin esinlendiği kitaplar yazdı.

20. Yüzyılın “ilk novası” olarak da tanınan Amerikalı yazar E.E. “Doktor” Smith, özellikle bilim insanları, mühendisler ve askerler arasında çok seviliyor. Askerlerin sevmesinin nedeni, askeri gizliliği sağlamanın zorluğuna değinen temaların sıkça kullanılması olabilir. Edward Elmer Smith; Lens Adam ve Tarla Kuşu eserleriyle tanınıyor.

Jack Williamson, Amerikan Bilimkurgu Yazarları derneğinin ikinci Büyük Usta ödülünü kazandı. Doğu New Mexico Üniversitesi, Jack Williamson Bilimkurgu Kütüphanesi’ne ev sahipliği yapıyor. Tam adı John Stewart Williamson olan Amerikalı yazar, Uzay Lejyonu serisiyle tanındı.

Amerikalı yazar Harlan Ellison, 1700’den fazla kısa hikâye, novella (kısa roman) ve deneme yayımladı. Ayrıca, arasında çokça övülen Uzay Yolu bölümlerinin de bulunduğu pek çok film ve dizinin senaryolarını yazdı. En iyi Kısa Hikâye dalında üç kere Nebula Ödülü’nü kazanan tek kişi oldu. Ellison, çok sayıda ödül kazanmış bir yazar ve editör.

Frank Herbert, pek çok romanında felsefe, liderlik ve din etrafında temellenen karmaşık fikirleri keşfederek ve birbiriyle çarpıştırarak geniş bir hayran kitlesi yakaladı. Dune, David Lynch tarafından yönetilen büyük bir filme dönüştü. Frank Herbert, Dune efsanesinin yazarı olarak tüm dünyada milyonlarca insanı etkiledi.

Amerikalı yazar Frederik Pohl’un yayımlanan ilk kısa hikâyesi 1937’de kaleme alındı ve son romanı da 2011’de baskıya sokuldu. Amerikalı Bilimkurgu Yazarları derneği, Pohl’a 1933’de Damon Knight Anısı Büyük Usta Ödülü’nü verdi. Günümüzden 7 yıl önce kaybettiğimiz Frederik Pohl, 75 yıla dayanan kariyere sahip bir yazar.

MAKALE

Daha iyi bir iş ve yaşam dengesi için 6 ipucu

Bugünlerde iş hatayı ve yaşam arasındaki dengeyi tutturmak neredeyse imkansız gibi bir şey. Teknoloji sayesinde çalışanlar günün her saati erişilebilir bir durumdalar. Ayrıca ekonomideki dengesizlik ile iş kaybetme korkusu da fazla mesai saatlerini artıran bir faktör olarak dikkat çekiyor. Bir Harvard Business School anketine göre, profesyonel çalışanların yüzde 94 gibi muazzam bir kısmı haftada 50 saatten fazla çalıştığını, neredeyse yarısı ise haftada 65 saatten fazla çalıştığını ifade etti. Uzmanlar da aynı görüşte: bitmek bilmeyen iş gününün etkileri zarar verici olabiliyor. İlişkileri, sağlığı ve mutluluğu zedeleyebiliyor.

İş ve yaşam dengesinin anlamı herkes tarafından farklı yorumlanıyor ama bu, iyi bir iş/hayat dengesi için tavsiyelerde bulunmamıza engel değil. Bu yazımızda kariyer uzmanlarından iş ve yaşam dengenizi sağlamada yardımcı olacak bilimsel tavsiyeler bulacaksınız.

Marilyn Puder-York

1. Mükemmeliyetçiliği bırakın

Aşırı hırslı kişilerin mükemmeliyetçi eğilimleri, genelde meşguliyetin okul, hobiler veya en fazla yarım günlük bir işle sınırlı olduğu genç yaşlarda ortaya çıkmaya başlar. Her ne kadar bu mükemmeliyetçi eğilimleri çocukken yatıştırmak kolay olsa da, yetişkinliğe girildiğinde ‘işler’ karmaşıklaşmaya başlar. İş hayatında merdivenleri tırmandıkça ve aileniz büyüdükçe, sorumluluklar da o derece ağırlaşıyor. Mükemmeliyetçilik artık bir lüks haline geliyor ve bu alışkanlıktan kurtulmadıkça yıkıcı bir duruma yol açabiliyor. Bunu söyleyen, Ofiste Hayatta Kalma Rehberi kitabının yazarı Marilyn Puder-York.

Pruder-York’a göre tükenmişlikten kaçınmanın en önemli yolu, mükemmeliyetçiliği bırakmak: “Hayatta ilerledikçe mükemmeliyetçilik alışkanlığını korumak, hem psikolojik hem de nörolojik olarak çok yıpratıcı olabiliyor.” Yazar, mükemmeliyetçiliğe alternatif olarak ise seçkinliği tavsiye ediyor.

2. Fişi çekin

Teknoloji, uzaktan çalışma ve işleri kolaylaştıran programlar gibi faydalarıyla hayatımızı pek çok yönden kolaylaştırdı. Fakat bunun yanında anında erişim gibi beklentiler de doğurdu. Artık çalışma saatleri bitmez gibi oldu. Harvard Tıp Okulu’nda psikoloji profesörü olan ve İradenin Gücü: Yaşamda Denge, Özgüven ve Kişisel Güce Ulaşmak kitabının yazarlarından Robert Brooks şunu iddia ediyor: “Bazı zamanlarda telefonu tamamen kapatıp anın tadını çıkartmalısınız.” Brooks’a göre telefon uyarıları çalışmadığınız zamanlarda bünyenize bir dip akıntısı gibi gizlice stres yüklüyor. Brooks’un tavsiyesi ise; çocuğunuzun futbol maçını izlerken mesajlaşmayın ve ailenizle zaman geçirirken eposta göndermeyin. Özel hayatınızı gerçekten ‘özel’ yapın. Brooks, tüm bunları yaparken iradenin önemini her fırsatta vurguluyor.

3. Egzersiz ve/veya meditasyon yapın

Meşgul olduğumuz zamanlarda bile, beslenmek, uyumak, tuvalete gitmek ve hareket etmek gibi kritik önceliklerimiz vardır. Fakat takvimimiz sıkıştıkça aradan ilk çıkardığımız etkinlik genelde egzersiz olur. Oysa ki egzersiz, uyku ve beslenmek kadar önemlidir. Spor yapmak etkili bir stres düşmanıdır ve iyi hissetmenizi sağlayan endorfinler vücudunuzda salgılanır. Moralinizi artırır ve Mayo Clinic’e göre sizi meditasyon dinginliğine bile sokabilir.

Pruder-York, her hafta zamanınızın yeterli bir bölümünü egzersiz, yoga veya meditasyon gibi kişisel bakım etkinliklerine ayırmayı alışkanlık haline getirmenizi tavsiye ediyor. Eğer zaman bulmada zorlanıyorsanız, iş yolculuğunda derinden soluk alma egzersiziyle ufaktan başlayabilirsiniz. Daha sonra ek olarak, sabah ve gece beşer dakikalık birer meditasyonla devam edebilirsiniz. Ayrıca alkol tüketiminiz varsa daha sağlıklı bir stres azaltma yöntemi arayın.

4. Zaman israfı yapan etkinlikler ve insanlardan kaçının

Öncelikle hayatınızdaki en önemli şeyleri bir gözden geçirin. Yapacağınız listeyi tamamen sizin önceliklerinize göre hazırlaya dikkat edin, başkasının değil. Sonra bu kişiler ve etkinlikler arasında kararlı sınırlar çizerek, yüksek öncelikli olanlarla daha kapalı ama aynı zamanda daha kaliteli zaman geçirmeyi tercih edin. Etkinliklerinizi bu şekilde inceledikten sonra zaman israfından önemli ölçüde kurtulabilirsiniz. Eğer eposta gönderirken veya internette dolaşırken kendinizi kaybedip aşırı zaman harcamanın önüne geçmek için kendinize kurallar geliştirmeyi deneyebilirsiniz. Örneğin, eposta uyarılarını kapatmak ve posta kutusunu sadece günün belli zamanlarında kısaca denetlemek gibi.

Çalışmanız gerektiği halde Facebook ve kedi videolarına kilitleniyorsanız, Freedom, LeechBlock ya da RescueTime gibi üretkenlik yazılımlarından destek alabilirsiniz. Ayrıca zamanınızı yapıcı olmayan kişilerle harcadığınızı düşünmeye başlarsanız, bu etkileşimleri diplomatik bir dille sınırlandırın. Gene ofis gevezesine mi yakalandınız? Nazikçe müsaade isteyin. Önemli bir iş günü öncesi iş arkadaşlarıyla gece içmeye gitmek mi? Şapkanızı önünüze koyun ve evinizde iyi bir uyku çekin. Sizi en çok tatmin eden insanlar ve etkinliklere her zaman öncelik verin. Bazılarımız için tüm bunlar bencilce gelebilir. Fakat, büyük resme baktığınızda söz konusu olanın sağlığınız olduğunu kolayca görebilirsiniz.

5. Hayat tarzınızı değiştirin

Bazen sonunda pes eder ve alışkanlıklarımızdan vaz geçemeyeceğimizi düşünerek umutsuzluğa kapılırız. Hayatınıza kuş bakışıyla bakın ve kendinize şu soruyu sorun: Hayatı kolaylaştıracak değişiklikler nelerdir? Pruder-York, 20 yıllık evlilik süresi boyunca her gece kocasına yemek hazırlayan üst düzey yönetici bir kadınla olan tanışmasını hatırlıyor. Yüksek maaşlı yoğun bir işte çalışmak ve bunun yanında market alışverişleri ve yemek hazırlamakla zaman geçirmek son derece stresli oluyor. Pruder-York, bu son derece yoğun kadına hayatı tarzında yapısal bir değişiklik yapmasını tavsiye ediyor. Yönetici kadın, bu değişiklikten kocasının rahatsız olacağını söylüyor ama Pruder-York ısrar ediyor: Her şeyi yapmak yerine, en iyi olduğun ve en çok değer verdiğin etkinlikler üzerinde yoğunlaş.

6. Ufaktan başlayın, öyle devam edin

Hepimizin başına gelen şeyler: vazgeçilen beslenme rejimleri ve Şubat gibi unuttuğumuz Yeni Yıl kararları. Brooks’a göre burada önemli olan aceleci olmamak ve tüm sorumlulukları birden göğüslememek. Mesela, haftada 80 saatlik çalışma süresini birden 40 saate indirmek veya birkaç yüz metrelik koşuyu 5 kilometreye çıkarmakla adeta başarısızlığa davetiye çıkarırsınız. Brooks’un müşterilerinden biri, duygusal bir atılımla, artık ailesiyle her gece yemek yiyeceğini iddia eder. Brooks kademe kademe artırmasını tavsiye eder. Böylece haftada bir geceyle başlayan yemekler birkaç ay sonra haftada iki ile üç güne çıkar ve öyle devam eder. Unutmayın; adım adım ve çift dikiş.

MAKALE

Walkman, akıllı gözlükler ve bireyselleşmenin tuhaf yolculuğu

Sağlık ve spor faaliyetlerimizi takip eden bileklikler, akıllı saatler, akıllı gözlükler, kullanım alanı sınırsız diyebileceğimiz artırılmış gerçeklik gözlükleri ve dahası… Cep telefonunun bile esamesinin okunmayacağı bir yakın gelecekten bahsedeceksek, giydiğimiz ürünler belki de bizim yerimize paylaşımlarda bulunacak. Distopik bir gelecek tasavvuru çoğumuzu endişelendirse de içten içe heyecanlandırmıyor değil. Teknolojide Walkman ile başlayan bireyselleşme, kişisel bilgisayar ve cep telefonuyla bambaşka bir kulvara girdi. 

İngiliz distopik TV dizisi Black Mirror‘da farklı bölümler ve hikâyelerle tarif edilen geleceğin gerçekleşmesi ihtimal dâhilinde. Teknolojik olarak mümkün olması bir yana, kültür ve ahlak olarak gayet hazırız diye düşünüyorum. Şehir yaşamının getirdiği katı kurallar, güvenlik endişeleri, sosyal yabancılaşma, toplumsal gerilim, ekonomik belirsizlikler ve daha sıralayabileceğimiz pek çok etken bireyciliği körüklüyor. Bu psikolojide devletlerin payını da yok sayamayız.

Güvenlik sebebiyle evimiz hariç açık ve kapalı tüm alanların kameralarla donatılması, kimlik numaraları, çipli kartlar, tüm kazanç ve harcamalarımızı takip ederek giydiğimiz iç çamaşırımızın markasına kadar bizi tanıyan bankalar, kredi kartı şirketleri; bırakın tüketim alışkanlıklarımızı, ruh halimizi bile anbean takip eden başta Facebook olmak üzere sosyal ağ platformları bu işin içinde.

Walkman bir başlangıçtı

Eşyaları ve özellikle cihazları kullanım şeklimiz, toplumsal gelişimimizin ipuçlarını veriyor. Şehirli insanın toplumsal olarak sesini yükselttiği, farklı konularda aynı düşünenlerin müzik dinlemek, dans etmek, kamp kurmak, politik tutum belirlemek veya hiçbir şey yapmadan yan gelip yatmak için bile ortak hareket ettiği, 60’lar ve 70’lerden sonra dünyanın büyük şehirlerinde çözülmeler başladı. Bireyselleşmenin kanımca önemli simgelerinden biri, Sony’nin efsanevi müzik çaları Walkman oldu.

Kaset çalar ve radyo özellikli bu minik aletin benzerleri hızla türedi fakat Walkman, 80’lerin klasiklerinden biri olarak adını tarihe yazdırdı. Seçtiği müziği sadece kendisinin duyabileceği biçimde sokakta, evde, kafede, okulda, markette, her yerde dinlemeye başlayıp kendini dış dünyanın gürültüsünden ve hengamesinden soyutlamaya başlayan insan için artık kendisi ve çevresindeki her şey, hayatının o sıradaki klibinin birer parçasından ibaret olabiliyordu.

Sadece makineden ibaret mi?

Bugün daha fazla cihaz, daha fazla kişisel alan, daha fazla mahremiyet kapısını açtı. Taşınabilir hale gelen her eşya kişiselleşiyor. Yakından tanıyor olsanız bile, başka birinin telefonunuzu veya bilgisayarınızı kurcalaması (içinde saklamak isteyeceğiniz şeyler olmasa bile) rahatsız edici olabiliyor. Bu rahatsızlığın altındaki temel his, “yakalanmak”tan çok daha farklı. Bu davranış, “kişisel konfor alanına zorla girilmiş” hissine neden oluyor. 

Bilgisayar ve telefonumuzda tüm sosyal ağ profillerimiz tanımlı, mesajlaşma ve e-posta hesaplarımız kurulu, özel notlarımız yazılı ve bir başkasıyla paylaşırken iki defa düşüneceğimiz kontaklarımız kayıtlı biçimdeyken, bu cihazlardan salt birer makine olarak bahsedemeyiz. Eskiden misafirlikte kendi terliğim daha rahat mantığıyla terlik götürülürdü şimdi ise bilgisayar götürülüyor. Çünkü bilgisayarlarımınız birer uzvumuz haline geldi.

Giyilebilir teknoloji ile cyborg olmaya bir adım

Giyilebilir teknoloji dediğimiz şeyin iki gözlük, bir saatten çok çok daha fazlası olduğunu fark etmemiz için aradan şöyle en az 3-5 yıl daha geçmesi gerekiyor. Üstelik öylesine geniş bir kavram ki, torba yasa gibi içine ne bulurlarsa atıyorlar. Isıtıcılı ceket de giyilebilir teknoloji, akıllı gözlük de, kablosuz kulak içi kulaklık da. Şirketler, ürünlerini geliştirip pazara sürdüklerinde bunların daha fazla kişi tarafından hayranlıkla satın alınması için kılıfını güzelce uyduruyor. İki gün sonra sıkılıp kenara atacağınız bir ürün için internette sayfalarca analiz, inceleme, test, rapor yayımlanıyor.

Son 30 yılda insanlar için, kalabalık içinde “dinleme”yle oluşan yalnızlığa “görme”nin de eklenmesi uçsuz bucaksız değişimler ve tepkimelere sebep olacak muhtemelen. Sanal gerçeklik gözlüğü Samsung, Sony, Microsoft, Google, Apple sıraya girmiş durumda. Birkaç haftadır kullanıyorum. Çok güzel bir deneyim. Hizmetleri çeşitlenir ve farklı giyilebilir teknolojilerle etkileşime geçebilecek hale gelirse bambaşka bir dünyadan bahsedebiliriz.

Muhtemelen gözlüklerle de kalmayıp sanal gerçeklik lenslerine doğru yol alacağız. Gözünüzün önünde dijital notların, bildirimlerin, görüntülerin akmadığı ve tamamen temiz gerçek bir görüntü gördüğümüz bu zamanların tadını çıkaralım. Üstelik bu lens gördüğümüz her şeyi kaydedip data izletmekle kalmayacak. Google, gözdeki kan şekerini ölçebilen biyonik kontakt lensler üstünde çalışmaya uzun süre önce başladı. Tansiyonu, kalp atışını, vücut sıcaklığını ölçen tişörtler de yolda.

MAKALE

Mars’a gidecek miyiz? Gideceksek neden ve nasıl?

NASA’nın 1976’da Mars yüzeyine inen Viking uzay araçlarının amacı Kızıl Gezegen’de yaşam izleri aramaktı. Aradan geçen 40 yılı aşkın sürede, bilimciler bu keşifle elde edilen bulguları hala tartışıyorken, insanlığın Mars’da koloni kurma ihtimali giderek daha da kesinleşiyor. Özellikle küresel ısınma ve çevre kirliliğinin Mavi Gezegen’i yaşanmaz bir yer yapabilme potansiyeli hesaba katılınca, komşu gezegende insan hayatı kurmak hiç de mantıksız görünmüyor.

1976’da Mars’a inen Viking uzay keşfi araçlarının hayat tespit deneylerinde baş müfettiş olan Gilbert Levin, iki iniş sahasında elde edilen pozitif sonuçların başta NASA olmak üzere, astrobiyoloji çevreleri tarafından ciddiye alınmadığını söylüyor ve onca yıl sonra bile hala Mars’ta yaşam olduğunu iddia ediyor. Sonraki keşif araçları da Mars’da yaşam izlerine rastladı ama bilimciler arasında bulguların kesinliği konusunda görüş ayrılıkları bulunuyor.

Mars’da yaşam olasılığı, Dünya’ya yakınlığı ve benzerliği dolayısıyla astrobiyoloji çevrelerinin ilgi alanları arasında önemli bir yere sahip. Mars’da yaşam bulunduğuna dair şu ana kadar herhangi kesin bir kanıt yok. Günümüze kadar toplanan tüm bilgiler, Noaçyan devrinde Mars yüzeyinde su bulunduğunu ve mikro organizmaların varlığı için uygun bir çevre bulunduğunu gösteriyor. Tabi bu bulgular gene de yaşamın gerçekleşmiş olduğunu kanıtlamıyor.

Geçmişte veya şu anda Mars’da yaşam bulunmuş olsun veya olmasın, insanların her ihtimale karşı bir başka gezegende koloni kurma hayalinin gerçekleşmesi için güneş sisteminde Mars’dan daha uygun bir yer bulunmuyor. Başka bir gezegende koloni kurmak, özellikle klasik bilim kurgu eserlerinde en çok işlenen temalardan biriydi. Teknoloji ilerledikçe ve insanlığın Dünya’daki geleceği hakkındaki endişeleri arttıkça uzay kolonileşmesi fikirleri de o ölçüde ivme kazanıyor.

Başka bir gezegende koloni kurma gereksiniminin nedenleri arasında ekonomik hedefler, bilimsel araştırmalar ve keşifler de yer alıyor. Bu yönde araştırmalar ve keşif gezileri yapan ajanslar arasında NASA, ESA, Roscosmos ve Çin Ulusal Uzay Dairesi bulunuyor. Bu konuda çalışan ve büyük yatırımlar yapan özel kuruluşların başını ise SpaceX, Lockheed Martin ve Boeing çekiyor. 

Neden Mars?

Venüs’ün gövde bileşimi, boyutu ve yüzey çekimi Dünya’ya daha çok benziyor ama kolonileşme açısından değerlendirildiğinde, Mars’ın Dünya ile paylaştığı benzerlikler daha cazip görünüyor. İnsanların ve canlıların bu çorak gezegende hayatta kalabilmesi için öncelikle geniş bir bilgi arşivine sahip olması gerekiyor.

Benzerlikler

  • Bir Mars günü Dünya günlerine çok benziyor. Mars’da bir gün 24 saat 39 dakika ve 35,244 saniye sürüyor.
  • Mars’ın yüzey alanı, Dünya’nın sahip olduğunun sadece %28,4’ü kadar bir yer kaplıyor. Bu oran aynı zamanda Dünya’nın sahip olduğu %29,2’lik kara yüzeyine de oldukça yakın. Mars’ın yarıçapı Dünya’nın yarısı kadar ve kütlesi de Dünya’nın sahip olduğunun onda biri kadar. Yani Kızıl Gezegen daha ufak bir hacme (%15~) ve daha düşük bir özkütle ortalamasına sahip.
  • Mars’ın 25,19° olan eksen eğimi, Dünya’nın 23,44 derecelik açısına çok benziyor. Bu yüzden de Mars’ın tıpkı Dünya’daki gibi mevsimleri bulunuyor. Fakat bu mevsimler Dünya’dakinden neredeyse iki kat daha uzun sürüyor çünkü bir Mars yılı, 1,88 Dünya yılına denk geliyor. Mars’ın kuzey kutbu şu an Kuğu takım yıldızına işaret ediyor, Dünya ise Küçük Ayı’ya.
  • NASA’nın Mars Recon yörünge keşif aracından, ESA’nın Mars Express aracından ve gene NASA’nın Phoenix yüzey keşif aracından elde edilen son bilgiler, Mars’da su buzunun varlığını kanıtladı.

Farklılıklar

Atmosferik basınç karşılaştırması

Bölge

Basınç

Olympus Mons zirvesi

0,03 kPa (0,0044 psi)

Mars ortalaması

0,6 kPa (0,087 psi)

Helen Düzlüğü

1,16 kPa (0,168 psi)

Armstrong sınırı

6,25 kPa (0,906 psi)

Everest Dağı Zirvesi

33,7 kPa (4,89 psi)

Dünya deniz seviyesi

101,3 kPa (14,69 psi)

  • Her ne kadar bazı ekstremofil organizmalar Dünya’daki zor koşullarda ve Mars simülasyonlarında hayatta kalabiliyor olsa da, bitki ve hayvan gibi canlıların Mars yüzeyindeki çevresel koşullarda yaşayabilme olasılığı neredeyse yok gibi.
  • Mars yüzeyinin yer çekimi (veya kütle çekimi), Dünya’dakinin %38’i kadar. Mikro yer çekiminin, kas kaybı ve kemik erimesi gibi sağlık problemlerine neden olduğu bilinse de, Mars yer çekiminin aynı etkiyi göstereceği bilinmiyor. Mars Yer Çekimi Uydusu projesi, Mars’ın düşük yüzey yer çekiminin insanlar üzerinde ne tür etkiler yapabileceğini araştırmak üzere tasarlanmıştı fakat bütçe yokluğu nedeniyle bu projeden vazgeçildi.
  • 87 ve -5 santigrat dereceleri arasında değişen yüzey sıcaklığına sahip olan Mars, Dünya’dan çok daha soğuk bir yer. Dünya’da en düşük sıcaklık, -89,2 °C ile Antarktika’da kaydedildi.
  • Mars’da su bulmak imkansız gibi. Spirit ve Opportunity keşif araçları, Dünya’nın en kuru çöllerinden bile daha az su bulunduğunu tespit etti. Mars’da anlık bir yüzey suyu bulunabiliyor ama bu sadece bazı belli koşullarda gerçekleşiyor.
  • Mars’ın Güneş’den yaklaşık %52 kadar daha uzakta bulunması nedeniyle, gezegenin üst atmosferine alan başına (güneş enerjisi sabiti), Dünya’nın üst atmosferine düşen miktarın sadece %43,3 kadarı ulaşıyor. Fakat Mars’ın daha ince bir atmosfere sahip olmasından dolayı, yüzeye ulaşan Güneş ışınlarının miktarı daha fazla. En yüksek ışınım oranı Mars yüzeyinde 590 W/m² iken, bu oran ise Dünya’da 1000 W/m².
  • Mars’da küresel toz fırtınalarına yılın her diliminde sık rastlanıyor. Gezegeni haftalarca çepeçevre saran bu fırtınalar güneş ışığının yüzeye ulaşmasını da engelliyor. Yapılan tespitlerde fırtına sonrasında ortalama sıcaklığın aylarca 4 derece kadar düşebileceği anlaşıldı. Karşılaştırma yapıldığında, buna benzer bir durum Dünya’da volkanik patlamalar sonucu oluşuyor. Krakatoa yanar dağının 1883’de patlaması sonucu atmosfere büyük oranlarda kül karışmış ve küresel sıcaklık yaklaşık 1 derece düşmüştü. Belki de en önemlisi, bu fırtınalar solar panellerin elektrik üretimini uzun süreler boyunca etkilemekle beraber aynı zamanda Dünya ile olan iletişimi de karıştırabiliyor.
  • Mars’da yağmur yok ve neredeyse hiç bulut da yok. Bu yüzden de, ortam çok soğuk olsa da (fırtınalı günleri saymazsak) hava sürekli güneşli bulunuyor. Tani solar paneller tozsuz geçen her günde en yüksek verimlilikte çalışabilir.

  • Mars’ın yörüngesi, Dünya yörüngesinden daha dış merkezli. Dolayısıyla sıcaklık ve güneş enerjisi sabiti, Mars yılı boyunca geniş ölçüde değişkenlik gösteriyor.
  • Atmosferinde manyetosfer katmanı bulunmadığı için, güneş ışını parçacık faaliyetleri ve kozmik ışınlar kolayca Mars yüzeyine ulaşabiliyor.
  • Mars’daki atmosferik basınç, Armstrong sınırından çok daha aşağıda. Bu yüzden insanlar basınç kostümleri giymeden hayatta kalabilir. Kısa vadede coğrafya biçimlendirmesi söz konusu olmadığında, Mars’d inşa edilecek binaların tıpkı uzay gemileri gibi basınç kazanlarıyla inşa edilmeleri gerekiyor. Böylece 30 ve 100 kPa arasında basınç sağlanabilir.
  • Zehirli bir havaya sahip olan Mars’ın atmosferi %95 karbondioksitten, %3 nitrojenden, %1,6 argondan ve arasında oksijenin de bulunduğu %0,4 oranındaki çeşitli gaz zerrelerinden oluşuyor.
  • İnce atmosferinden dolayı, Mars’dki gece ve gündüz sıcaklıkları arasındaki fark Dünya’dakinden çok daha geniş. Bu farklılık genelde kendini 70 derece civarında gösteriyor. Fakat gündüz ve gece sıcaklıkları arasındaki farklılık, çok az ışığın yüzeye ulaştığı kum fırtınaları sırasında çok daha ufak oranda gerçekleşiyor ve aksine orta atmosferi ısıtıyor.
  • Görece yüksek klor ve benzer bileşim yoğunlukları nedeniyle Mars toprağı da atmosferi gibi bilinen tüm yaşam biçimleri için zehirli.

İnsan yerleşimi için koşullar

Mars yüzeyindeki koşullar, sıcaklık ve güneş ışığı açısından değerlendirildiğinde, diğer gezegenler arasında Dünya’ya en çok benzeyenini olma özelliği taşıyor. Fakat yüzey insanların ve bilinen çoğu yaşam biçiminin barınması için uygun değil. Bunun temel nedenleri arasında radyasyon, son derece düşük hava basıncı ve sadece %0,1 oranındaki oksijen bulunması yer alıyor.

2012’de, Alman Uzayhavacılığı Merkezi dahilindeki Mars Simülasyon Laboratuvarı’nda gerçekleştirilen deneyler sonucunda, bazı likenlerin ve siyanobakterilerin 34 gün sonra kayda değer bir fotosentez adaptasyon kapasitesi sergiledikleri görüldü. Bazı bilimciler, siyanobakterilerin, kendi kendini sürdürebilir bir mürettebat üssü kurmada rol üstlenebileceğini düşünüyor.

Bilim insanları, siyanobakterilerin çeşitli uygulamalar için doğrudan kullanılabileceği iddia ediyor. Bu uygulamalar içinde besin, yakıt ve oksijen üretme gibi temel kaynaklar bulunuyor. Buna ilaveten, siyanobakterilerin dolaylı olarak yan ürünler oluşturmada da yardımcı olacağı düşünülüyor. Bilimcilere göre bu sayede diğer organizmaların hayatta kalabilmesi için gerekli ortam oluşturulabileceği ve böylece Mars kaynaklarından faydalanarak yaşamı destekleyen geniş çeşitlilikte bir biyolojik sürecin önü açılabilir.

İnsanlar, Mars’da Dünya’ya en çok benzeyen koşulları bulmak için birden çok keşifler düzenledi. NASA’nın elde ettiği verilerde, Mars’daki sıcaklıklar (düşük enlemlerde), Antarktika’dakine benziyor. 38 kilometre yukarı çıkan pilotlu balonlar tarafından ulaşılan en yüksek boylamlardaki atmosferik basınç ile Mars yüzeyindeki atmosferik basınç değerleri birbirine benziyor. Tabi pilotlar, o yükseklikte öldürücü olan aşırı derecede düşük basınca maruz kalmadılar ve bir basınçlı kapsül içinde yolculuk yaptılar.

İnsanların Mars’da hayatta kalabilmeleri için, karmaşık yaşam destek sistemleriyle donatılmış yapay Mars yerleşkelerine ihtiyacı olacak. İnşa edilecek bu binalarda en önemli konu ise su idaresi sistemleri. Çoğunluğu sudan oluşan insan biyolojisi susuz kaldığı takdirde sadece birkaç günde yaşam fonksiyonlarını kaybeder. Toplam vücut suyundaki %5-8’lik bir düşüş bile yorgunluğa ve baş dönmesine yol açmakla beraber, fiziksel ve zihinsel verimlilikte %10’luk bir düşüşe de yol açar.

Dünya’daki bir kişi günde ortalama 70 litre ile 140 litre arasında bir miktarda su tüketir. Uluslararası Uzay İstasyonu’ndaki (ISS) astronotlar, deneyim ve eğitim sayesinde su tüketiminin çok daha ufak miktarlara düşürülebileceğini ve ISS’nin su arındırma sistemlerini kullanarak atık suyun yaklaşık %70’inin tekrar kullanılabilir yapılabileceğini gösterdiler.

Mars’da buna benzer sistemlere gerek duyulacak fakat çok daha etkili olmaları gerekecek. Aksi takdirde geriye sadece Mars’a uzay araçlarıyla düzenli biçimde su göndermek gibi son derece pahalı ve neredeyse imkansız bir seçenek kalıyor. Uluslararası uzay istasyonu yılda 4 kere su takviyesi gerektiriyor.

Bazı uzmanlar ise geleneksel görüşlerin dışına çıkarak özel inşaat metotları tavsiye ediyor. Bu fikirlerden de biri Mars yüzeyinin derinliklerinde, yer kabuğunun altında açık hava yaşam alanları oluşturmayı öneriyor. Böyle bir senaryoda hava basıncı katlanılabilir bir düzeyde olabilir ve Mars yolcularının bu bölgede basınç giysileri kullanmalarına gerek kalmayabilir. Ayrıca derinlerde su bulma ihtimali de o kadar düşük değil.

İnsan sağlığı etkileri

Mars gezegeni insan yaşamı için son derece tehlikeli bir çevreye sahip. Uzun vadeli uzay keşiflerinde yardımcı olması için zaman içinde geliştirilen farklı teknolojiler, Mars çevresi için kullanılmak üzere bağdaştırılabilir. En uzun ardışık uzay yolculuğu rekoruna 438 günle kozmonot Valeri Poliyakov sahip. Uzayda geçirilen en uzun süre rekorunun sahibi 878 günle Gennady Padalka. Dünya’nın Van Allen radyasyon kemeri koruması dışında geçirilen en uzun süre rekorunun sahibi ise 12 günle aya iniş yapan Apollo 17’nin mürettebatı oldu.

Her ne kadar bu rekorlar insan iradesinin varabileceği noktaları açıkça gösterse de, NASA’nın en erken 2028 gibi başlayacağı 1100 günlük Mars yolculuğunun yanında neredeyse önemsiz kalıyorlar. Çünkü, her şey planlandığı gibi giderse bu rekorların hepsi tek seferde kırılabilir.

Bilimciler böyle tehlikeli bir yolculuğun insan sağlığı üzerindeki etkilerinden oldukça endişeliler. Yüksek düzeylerdeki radyasyon miktarının yol açacağı fiziksel yan etkilerin hafifletilmesi gerekecek. Ayrıca Mars yüzeyindeki toprağın da insanlar için son derece zehirli olduğunu eklemekte fayda var.

Fiziksel etkiler

Yer çekimindeki farklılık, kemiklerin ve kasların zayıflamasına neden olarak insan sağlığı üzerinde olumsuz etki edecek. Bunun yanında ayrıca osteoporoz ve kardiyovasküler problemleri riski de mevcut. ISS’deki güncel rotasyonlar ile astronotlar altı aylığına sıfır yer çekimine maruz kalıyor ve bu süre de tek gidişli bir Mars yolculuğu ile karşılaştırılabilecek bir uzunlukta. Bu, araştırmacılara, yolcuların Mars’a vardığında içinde bulunacakları fiziksel durumu daha iyi anlayabilme fırsatı veriyor.

Mars’a vardıklarında ise onları Dünya’nın sahip olduğunun sadece %38’i kadar bir yer çekimi kuvvet karşılayacak. Böyle bir seyahatten sonra Dünya’ya dönüldüğünde kemik kaybı ve atrofinin yarattığı olumsuz etkilerden kurtulmak için uzun bir süreç gerekecek ve hatta mikro yer çekiminin etkilerinden tamamen kurtulmak imkansız olabilecek.

Ayrıca Mars’daki ciddi radyasyon riskleri yolcuların zihinsel süreçlerini etkileyebilir, kan dolaşımı sistemini kötüleştirebilir, üremeyi engelleyebilir ve kansere yol açabilir.

Psikolojik etkiler

İletişimde yaşanacak gecikme nedeniyle, mürettebat üyelerinin psikolojik sağlığını değerlendirmek için yeni protokoller geliştirilmesi gerekecek. Araştırmacılar, HI-SEAS (Hawaii Space Exploration Analog and Simulation) isimli bir Mars simülasyonu geliştirdiler.

Bu simülasyon sayesinde bilim insanları Mars koşullarını taklit eden bir laboratuvar oluşturarak, rutin görevler, diğer insanlarla kapalı bir kutu içinde yaşam ve yalıtım altında insan psikolojisinin tavrını gözlemliyorlar.

Bilimciler ayrıca, Dünya’daki profesyonellerle doğrudan iletişimin kesilmesi durumunda kişisel ve kişiler arası sorunların çözümünde mürettebata yardımcı olacak bilgisayar programları da geliştiriyor.

Mars’ın keşfi ve kolonileştirilmesi ile görevlendirilecek astronotlar yoğun bir psikolojik taramadan geçirilecek. Ayrıca geri gelen mürettebatın toplumla bir uyumsuzluk göstermemesi için çeşitli seanslar planlanıyor.

Gezegenler arası yolculuk

Venüs’ü hesaba katmazsak, en az hareket enerjisi (delta-v) gerektiren ve en kolay ulaşılabilecek komşu gezegenler arasında ilk sırada Mars yer alıyor. Hohmann transfer yörüngesi kullanılarak Mars’a ulaşmak yaklaşık 9 ay alıyor. Hohmann yolculuk yörüngesi ile karşılaştırıldığında, yolculuk süresini 4 ile 7 ay arasına indirebilen tekrar düzenlenmiş gidiş izleri, aşamalı olarak artan daha yüksek miktarlardaki enerji ve yakıt tüketimiyle daha makul bir ulaşım gerçekleştirilebilir. Bu yol haritaları robotik Mars görevlerinde zaten kullanılıyor.

Yolculuk süresini yaklaşık 6 aya indirmek için daha yüksek delta-v ve giderek artan yüksek miktarlarda yakıt gerekmesinden dolayı kimyasal roket kullanımı zor görünüyor. Kullanılacak uzay aracı için ileri düzey sevk gücü teknolojileri geliştirilerek bu problem çözülebilir.

Bu teknolojilerin bazıları test aşamasına girmiş bulunuyor. Buna örnek olarak Variable Specific Impulse Magnetoplasma roketi gösterilebilir. Bu teknoloji ile yolculuk süresi 40 gün gibi oldukça kısa bir süreye çekilebilir. Nükleer roketler ise teorik olarak yolculuk süresini 2 hafta gibi çok daha kısa bir süreye düşürebiliyor.

Her ne kadar bilimciler arasında tartışmalar yaşanmasına neden olsa da, daha alternatif sistemlerin kullanılabileceğini dair çeşitli fikirler de ortaya çıkıyor. 2016’da California Üniversitesi’nden bir bilimci, robotik bir aracın yolculuk süresinin “72 saat gibi ufak” bir süreye indirilebileceğini söyledi. Bilim insanı, bunu başarmak için yakıt tabanlı roket sevk gücü sistemleri yerine bir “fotonlu sev gücü” sistemi kullanılabileceğini söylüyor.

Öte yandan yolculuğu tehdit eden asıl tehlikeyi radyasyon maruziyeti oluşturuyor. Astronotları, yolculuk boyunca maruz kalacakları radyasyondan korumak da çözülmesi gereken bir başka problem. Kozmik radyasyon ve solar rüzgarlar DNA hasarına yol açarlar ve kanser riskini önemli düzeyde artırırlar. Gezegenler arası uzun yolculukların etkileri hakkında hala bilinmesi gereken çok şey var.

Bilimcilerin hesaplamalarına göre, Mars’a gidip gelen yetişkin bir erkeğin ek kanser riski %1 ile %19 arasında değişiyor (ortalama %3,4). Bu tahmin, genellikle daha büyük bez dokusuna sahip olduklarından dolayı kadınlar için daha da yüksek.

Mars’a iniş ve kalış

Mars’ın yüzey yer çekimi, Dünya’nın sahip olduğundan 0,38 kat daha zayıf. Atmosferinin yoğunluğu ise Dünya’dakinin %0,6’sı kadar. Görece güçlü yer çekimi ve aerodinamik etkilerin varlığı yüzünden ağır, mürettebat içerek uzay araçlarının Apollo Ay inişlerinde olduğu gibi sadece itiş gücüyle indirilmesi kolay değil. Ayrıca atmosfer de aerodinamik manevralar yapabilmek için fazla ince. Bu yüzden Mars’a inmek, daha önce kullanılan iniş uygulamalarından daha farklı çözümler gerektiriyor.

Sorunun ciddiyeti yüzünden alternatif iniş çözümleri ciddi bir şekilde değerlendiriliyor. Bu çözümlerden birini de asansör yöntemi oluşturuyor. Daha önce ISS ile Dünya arasında taşımacılığı kolaylaştırmak üzere düşünülmüş olan böyle bir teknolojiyle iniş problemi çözülebilir. Fakat bunun için 130 GPa gücünce bir karbon nanotüp materyali gerekecek. Bir Mars uydusu olan Phobos üzerinde uzay asansörü kurulması fikrine de sıcak bakılıyor.

Koloni için gerekli malzemeler

Mars’ın kolonileştirilmesi için geniş çeşitlikte ekipmanlar gerekiyor. Bu ekipmanlar insanlara doğrudan hizmet sunarak besin üretiminden enerji üretimine; sudan tüketilebilir oksijene kadar pek çok görev üstlenecek. Bu araçlar arasında en önemlileri ise şunlar:

  • Temel uygulayıcılar (oksijen, yerel iletişim, atık yönetimi, temizlik ve su geri dönüştürme)
  • Barınaklar
  • Depolama tesisleri
  • Çalışma alanları
  • Toz ve basınç yönetimi için hava kilidi
  • Kaynak edinme ekipmanı (başta su ve oksijen için, sonrasında çeşitli mineraller ve inşa materyalleri için)
  • Enerji üretimi ve depolaması ekipmanı (bazı solar ve belki nükleer olabilir)
  • Besin üretim alanları ve ekipmanı
  • Yakıt üretim ekipmanı (bunun içinde Sebatier reaksiyonu ile hidrojen ve metan elde etme ile kimyasal roket motorları için oksijen oksitleyici düşünülüyor)
  • Yüzeyde ulaşımı gerçekleştirmek için gerekecek yakıt veya enerji için karbonmonoksit/oksijen motorları düşünülüyor
  • Gezegenler arası iletişim ekipmanı
  • Yüzey üzerinde yolculuk yapabilmek için Mars giysileri, rover araçları ve hatta belki bir Mars uçağı bile geliştirilebilir
MAKALE

Bilgisayarlar insanlardan daha zeki olacak mı?

Bilgisayarlar insanlardan daha zeki olacak mı? Bu merak bilgisayar tarihi kadar eski sayılır. Uzun bir süre bunu ölçmek için satranç bir araç oldu. Fakat artık çok daha karmaşık ve zorlu kriterlerden söz edebiliyoruz.

Dünya satranç şampiyonu Garry Kasparov, 1997’de süper bilgisayar Deep Blue ile altı oyunluk bir rövanş karşılaşması yaptı. Kasparov, önceki sene Deep Blue’yu iki raundu beraber geçen maçta 3’e 1 yenerek alt etmişti. Sıkı geçen rövanşta ise, Kasparov ilk oyunu kazanmasına rağmen zorlanmaya başladı. Üç oyunu berabere geçen maç sonunda ise 2-1 ile zafere ulaşan Deep Blue oldu.

IBM’in bilgisayarı Watson, 2011 yılında Ken Jennings ve Brad Rutter ile “Jeopardy!” TV programında karşılaştı. 2,800’den fazla işlemci çekirdeğiyle ve kütüphanelerce bilgiyle desteklenen bilgisayar, bu bilgi yarışmasında iki insan rakibini de yenmeyi başardı. Watson gösterdi ki, yeterli ölçüde işlem gücü ve programlamayla, bir bilgisayar doğal dilleri yorumlamayı öğrenebilir ve uygun cevabı verebilirdi. Bu, yapay zeka alanında çok önemli bir gelişmeydi. Bugün IBM, Watson’ın problem çözme gücünü tıp ve daha pek çok alanda kullanmak için çalışıyor.

Bilgisayarlar ve insan beyni

Tabi işlem hızı doğrudan zeka anlamına gelmiyor. Her ne kadar Sequoia gibi bir süper bilgisayar, problemleri insanlardan daha hızlı bir şekilde analiz edebiliyor ve çözümleyebiliyorsa da, insanlar gibi bağdaşamıyor ve öğrenemiyor. Beyinlerimiz, yeni ve benzersiz durumları anlamada bilgisayarlardan çok ötededir. İnsanlar olarak geçmişten ders çıkarabilir ve önümüzdeki benzer durumları kolayca kavrayabiliriz. İlerlemek için en iyi yolu bulana kadar farklı yaklaşımlar deneyimleriz. Bilgisayarlar bunları yapamaz; bir bilgisayara ne yapması gerektiğini söylemeniz gerekir.

Ayrıca insanların örüntüleri ve desenleri fark etme yeteneği de çok gelişmiştir. Makinelerin örüntüleri çözümlemesi için önemli adımlar atılmış olsa da, henüz yüzeysellikten öteye çok gidilememiştir. Örneğin, bazı dijital kameralar belli yüzleri tanıyabiliyor ve siz fotoğraf çektikçe bu insanların yüzlerini kendiliğinden etiketleyebiliyor. Gene de bilgisayarlar, biz insanlar gibi karmaşık örüntüleri çözemiyor ve bunlara adapte olamıyor.

Düşünce bilimi

Bilgisayar bilimcileri, insanlar gibi düşünen bir makine yapabilir mi? Kulağa hoş geliyor ama son derece zor. İnsan beyni çok karmaşıktır ve nasıl çalıştığı konusunda hala bilmediğimiz pek çok şey bulunuyor. Bunu anlamadan önce, beynimizin anlamlı bir taklidini yaratmak imkansızdır.

Bilgisayarların insanlardan daha zeki olabilmesi için gerekli olan özelliklerden biri, gözlemlerden sonuç çıkarma yeteneğidir. 2009’da yayımlanan bir araştırmada, Cornell Üniversitesi’ndeki bilgisayar mühendisleri, bunu kısıtlı ölçüde yapabilen bir program geliştirdiler.

Program sayesinde bilgisayar, bir sarkacın hareketlerini gözlemleyebilen ve analiz edebilen bir takım temel araçlara sahip oldu. Bu araçları kullanarak sarkacın hareketlerinden yola çıkan bilgisayar, temel fizik kurallarını öğrenebildi. Bilgisayar, insanların binlerce yılda kavrayabildiği bu basit kuralları sadece bir günde anladı.

Cornell projesi, bilgisayar mühendisliğinde önemli bir gelişme olsa da, bilgisayarların genel gözlemlerden sonuçlar üretebilmesi için daha yıllarca beklememiz gerekiyor. Cornell yazılımı, sonuç üretebilmek için gerekli araçları bilgisayara vermişti ama bilgisayarın bu araçları kendi başına üretebilmesi veya iyileştirebilmesi mümkün değildi.

Ben, makine

Bilgisayarlar, görev tamamlamak için insanlardan komut almaya devam ettikçe insanlardan daha zeki olduklarını söyleyemeyiz. IBM’in Watson bilgisayarı bile sadece komutlara tepki verebiliyor; ‘doğal’ biçimde bilgiye ulaşamıyor ya da insanlar gibi düşünemiyor. Bilgisayarlar, temel programlarının dışına çıkarak bağdaşabilir ve görev yürütebilir duruma gelirse, onlara gerçekten o zaman zeki diyebiliriz. O zamana kadar bilgisayarlar karmaşık hesap makineleri olmaktan çok öteye gidemeyecekler.

Fakat bu problemin çözümü üzerinde çalışan yüzlerce bilgisayar bilimcisi bulunuyor. Bazıları, insan düşüncesini taklit edebilmek üzere tasarlanmış bilgisayarlar üzerinde çalışıyor. Nasıl düşündüğümüzü biz bile henüz tam olarak bilmediğimiz için, bu zor bir yaklaşım. Diğer bilgisayar bilimcileri ise beyni model almayan sistem tasarımları üzerinde yoğunlaşıyor. Dr. Ray Kurzweil gibi fütüristler, öz farkındalık sahibi bilgisayarların önünde sonunda ortaya çıkacağını savunuyorlar. Eğer o aşamaya gelirsek, özyinelemeli kişisel gelişim yeteneğine sahip bilgisayarlar görebiliriz. Böylece, bilgisayarlar kendi kapasitelerini analiz edebilirler ve performanslarını artırmak için geliştirmeler uygulayabilirler.

Fakat bilinç sahibi bilgisayarlar geliştirebilmek için daha çok yol almamız gerekiyor. Biyoloji ve bilgisayar bilimi alanında giderek daha çok şey öğrensek de, büyük bir engelle karşılaşarak bilinçli makineler üretmemiz sadece hayallerde kalabilir. Ya da alternatif bir şekilde insan ve makine zekasının birleştiği bir duruma gelebilir ve sorunu daha da karmaşık hale götürebiliriz.

Listen on Google Play Music

MAKALE

Zombilerin imkânsızlığının 10 bilimsel kanıtı

Sinema ve dizi dünyasının popüler korku temalarından biri olan zombi gerçeğiyle yüzleşmeye hazır mısınız? Gerçekten bir gün sokaklara çıkıp beynimizi kemirmek isteyecek zombiler söz konusu olabilir mi? Zombi efsanesinin bilimsel olarak imkânsızlığını bu yazımda anlatmaya çalıştım.

Zombiler fiziksel bir paradoks. Ölüdürler ama canlıymış gibi ortalıkta dolaşırlar. Soğuk ve cansızdırlar ama insan beyninden biraz tatmak için kafa kırmaktan hiç geri kalmazlar. Çürümektedirler ama aynı zamanda şehri yalpalayarak dolaşıp sağda solda şansız insanların üzerine atlarlar. Neyse ki tüm bunlardan kaygı duymamıza gerek yok, çünkü zombilerin varlığı fiziksel olarak imkânsız.

1. Hava koşulları affetmez

Acımasız hava koşulları zombilerin önünde kesinlikle büyük bir engel olurdu. Yüksek sıcaklık ve nem etin çürümesini hızlandırmakla kalmaz, enzimlerini geçirdikleri her şeyi tüketen pek çok böcek ve bakteri için mükemmel bir ortam sağlar. Kemik çatlatan karakış, zombilerin kemiklerini olduklarından daha hassas ve kırılgan yapar. Ufak bir darbe, düşme veya kendi ağırlıkları bile iskelet sistemlerinin tamamen çökmesine neden olabilir. Morötesi güneş ışınlarının, fırtına gücündeki rüzgarların ve şiddetli yağmurların yaratacağı olumsuzlukları saymıyoruz bile!

zombi-10

2. Zombiler ve kinetik felaket

Hepimiz bir nevi mekanik hayvanlarız; gezinebilmemiz, kaslar arasındaki bağlantılar, kirişler, iskelet öğeleri ve diğer etkenler tarafından mümkün olur. Bu sistemin bir parçası aksadığında hareket bile edemeyiz. Tüm bunlara rağmen, sarkan kemikleri ve etleriyle zombilerin ortalarda rahatça dolaşması şaşırtıcıdır. İnsanın merkezi sinir sistemi, beyinden kasın hücrelerine elektrik sinyalleri ateşleyerek tüm kas hareketlerimizi kontrol eder. Pek çok zombi, herhangi bir beyni çalışmaktan alı koyan büyük kafa travmaları geçirmiş olsa da elini kolunu sallayarak imkansız bir şekilde yürüyebiliyor.

3. Bağışıklık sistemi sorunsalı

Virüsler, mantar hastalıkları, bakteriler ve diğer mikroskobik işgalciler, insanoğluna zamanın başlangıcından beri büyük bedeller ödeterek ömrümüzü kısalttılar ve çoğu zaman hayatımızı cehenneme çevirdiler. Beyaz kan hücrelerinden oluşan ordusuyla bağışıklık sistemimiz enfeksiyonları yok eder ve bizi hayatta tutar. En azından belli bir süreye kadar… Bağışıklık sistemi zayıflayan insanlar pek çok problemle boğuşmak zorunda kalır. Zombilerin durumu da az çok öyledir; bağışıklık sistemleri yoktur. Yaraları açıkta dolaşan zombiler, sayısız bakteri, mantar hastalığı ve virüs için adeta bir cennettir. Bu hastalıklar kendilerini evlerinde hissederler ve zombileri içten yiyerek yok ederler.

zombi-4

4. Metabolizma da büyük dert

Biz insanlar besin tüketerek kimyasal enerjiyi, nefes almak veya çiftleşmek gibi hayatta kalmamızı sağlayan aktivitelere dönüştürürüz. Bu süreçlerin sağlıklı bir biçimde yürütülmesinden metabolizmamız sorumludur. Teoride zombiler de bu şekilde etle beslenerek işlev görürler. Fakat bir problem var. Zombiler aslında yaşamıyorlar! Ölüler toplumunun bireyleri olarak herhangi metabolizma kabiliyetine sahip olamazlar! İnsanların tükettiği besinler, bir pizza dilimini veya pideyi çiğnemeye başlandığımız anda sindirilmeye başlar. Sonra görevi mide devralır ve besinleri, yaşamak için gerek duyduğumuz kalorilere dönüştürür. Diğer taraftan zombilerin bir metabolizması yoktur. Bu yüzden de enerji üretemezler ve hayatta kalsalar bile hareket edecek gücü bulamazlar.

zombi-3

5. Peki ya hayvanlar?

Sırtlanlar, kurtlar, ayılar, çakallar ve yaban köpeği sürüleri… kıyamet koptuktan sonra bu yırtıcı hayvanlar inanın zombiler kadar korkutucu olabilirler. Üstelik bu hayvanlar zombilerden çok daha hızlı, vahşi ve aç kaldıkça daha cesur hareket ederler. Peki bu hayvanlar senaryomuzdaki yürüyen et torbalarının kokusuna ve manzarasına nasıl tepki verebilirler? Aynı kendini zombi kıyametinin ortasına bulan insanlar gibi hayatta kalmak için her yolu denerler. Ayrıca bu kaostan faydalanan hayvanlar yukarıda saydığımız tehlikeli yaratıklarla da sınırlı kalmaz. Sıçan, rakun ve keseli sıçan gibi daha ufak hayvanlar da açık büfe zombilerden bir ısırık almak için birbirleriyle yarışacaklardır.

zombi-8

6. Önce gözler ve kulaklar

Görmek, duymak, hissetmek, tatmak ve koklamak; kısaca tüm duyularımız hayatta kalmak için kritik önem taşır. Duyularımız olmasaydı bu gezegende amaçsızca dolaşır, zehirli bitkiler yer, kafamızı kapı kirişlerine vurur ve ayak parmaklarımızı kahve sehpasına çarpar dururduk. Zombiler sürekli çürüdüğünden, lezzetli beyinlerimizi avlamak için gerekli hayati eylemleri nasıl yerine getirdiklerini anlamak güç. Yumuşak dokularından dolayı, bir ölünün ilk kaybedeceği organlar arasında gözler ön sırada yer alır. Bu da zombilerin körebe oynamasına neden olurdu. Ayrıca kulak zarları kıvrılır, yırtılır ve parçalanarak düşerken işitsel sistemin geri kalanı da iflas eder. Hem kör, hem de sağır bir zombi için insan avına çıkmak oldukça zor olsa gerek.

zombi-5

7. Kondisyon dezavantajı ve zombiler

Doğa, mikropları yaymak için zeki ve dehşet verici aygıtlar geliştirmiştir. Örneğin kızamık, öksürük ve hapşırıkla yayılır. Bu hastalık o kadar bulaşıcıdır ki, hasta birisine yaklaşanlara bulaşma oranı yüzde 90’dır. Zombiler ise taşıdıkları hastalığı bulaştırmak için kurbanlarını ısırmak zorundadır. Bu bulaşma yöntemiyle ilgili pek çok sorun sayabiliriz ama bunlardan en önemlisi son derece verimsiz bir yöntem olmasıdır. Öncelikle, kurbanlarından ısırık almaları için zombilerin önce bu kişiyi tutması gerekir. Kol ya da bacağını kaybetmiş bir zombi için zor bir görev. İkincisi de, kurbanı ısırmak için harcanan zaman ve enerjidir ki bunların ikisi de zombilerin aleyhindedir. Üçüncüsü de, ısırmak için avınızın dibine kadar yaklaşmanız gerekir. Senaryomuzda insanların kendini korumak için elinden geleni yapacağını düşünecek olursak, geriye zombilere şans dilemekten başka bir şey kalmıyor.

zombi-2

8. Zaman her yaranın ilacıdır

Antibiyotik krem ve haplardan önce, en ufak çizik ve kesikler bile katır gibi sağlıklı insanları yatağa düşürmeye yetiyordu. Fakat durulama ve el yıkama dahil düzgün bir hijyen disiplini sayesinde bu tür yaralanmaları en ufak hasarla atlatabiliyoruz. İnsan dokusu kendini yeniden üretip iyileştirebilirken, zombiler böyle bir lüksten mahrum bulunurlar.

Yaraları ne kadar derin olursa olsun kalıcıdır. Ufak bir kağıt kesiğinin, kapanmayı bırakın günden güne derinleşip genişlediğini düşünün. Et giderek yarıldıkça kemiğe varır ve sonunda tutunamaz ve yere düşer.

zombi-1

9. Peki zombiler, nereye sıçacaklar?

Ortalama bir insan midesi yaklaşık bir kilo kadar sıvı ve katı madde barındırabilen kaslı bir torbadır. Bu yüzden çok yemek tüketenin midesi genişler, az tüketenin ise daralır. Zombiler ise engin iştahlarıyla tanınan canavarlardır. Bu tür bir diyet için pek çok problem bulunuyor. Bunların başında tüketilen yiyeceklerin nereye gittiği geliyor. Zombiler, işlevsel bedenleriyle tanınmadıkları için, ağızları ve anüsleri arasındaki yolda muhtemelen bazı eksiklikler vardır. Bu yüzden yedikleri besinlerden ne kadar faydalanabilecekleri tartışılır.

Tabi tipik bir zombinin vücudunda çok az parçanın düzgün olarak çalışmasından dolayı, yedikleri “çıkmaz bir sokağa” girebilir. Zombiler daha fazla yedikçe sindirilemeyen yemekler zamanla mayalanır, gaz baloncukları oluşturur ve nihayetinde de midesinin duvarlarını yıkarak patlar.

zombi-7

10. Diş sağlığından sınıfta kalırlar

Dişlerimiz üzerindeki mine, vücudumuzda bulunan en dayanıklı maddedir. Bu sert kabuk, dişlerimizi çiğnediğimiz yiyeceklerdeki zararlı maddelerden korur ve etkili bir bakımla hayat boyu idare eder. Dişleri bulunan zombiler genel olarak bunları günde iki kez fırçalamazlar. Zamanla diş etleri çürür, mine çatlayarak kaybolur ve sonunda teker teker düşerler. Böylece tek silahlarını da kaybederler. Tabi vücutlarının diğer parçalarına göre dişler daha dayanıklıdırlar. Bu dişler kırılmış olsa bile sizi yakalayan zombi gene de tehlikeli olabilir. Sonuçta zararsız bir zombi ne kadar eğlenceli olabilir ki?

MAKALE

Black Mirror teknolojileri mümkün mü?

Popüler bilim-kurgu TV dizisi Black Mirror, bazılarına göre teknoloji düşmanı, bazılarına göre ise gerçeklik checkup’ı. Peki bu antolojik dizinin koyu tonlarla bezeli hikayelerinde gördüğümüz, yoldan çıkmaya son derece müsait bu teknolojiler ne kadar gerçekçi? Ya da ne kadar gerçek?

İkinci sezonundan sonra İngiliz Channel 4’ten küresel dev NetFlix’e geçerek prodüksiyon atlayan Black Mirror, bu sayede çok daha geniş bir kitleye ulaşma imkanı buldu. Ama bu distopyan dizinin bu kadar ses getirmesinin nedeni, sadece ilginç hikayelerinden, yüksek bütçeli prodüksiyonundan veya titiz sinematografisinden ibaret değil. Çoğunlukla pesimist olan bu hikayelerin, izleyicileri bu kadar etkilemesinin baş nedeni, işlenen temaların, içinde bulunduğumuz zamanın yakın gelecekteki yankıları gibi olmasından kaynaklanıyor.

Mesela, serinin en karanlık ve teknolojik olarak günümüze en yakın bölümlerinden biri olan 3. sezondaki “Shut Up and Dance” (Çeneni Kapa ve Dans Et), çoğu izleyici tarafından son derece rahatsız edici olarak tarif ediliyor. Serinin yaratıcısı Charlie Brooker’ın tarif ettiği gibi; “bir anlık bir sakarlık ile kendimizi 10 dakikada içinde bulabileceğimiz” durumlardan sadece bir tanesi. Ama Brooker’a göre bu hikayelerin amacı teknoloji düşmanlığı değil.

Black Mirror’ı yaratan ve anlatılan hikayelerin birden fazlasını yazan Charlie Brooker, özellikle bilgi teknolojilerine yabancı olan birisi değil. 90’ların ortasında PC Zone isimli dergide bilgisayar oyunlarını inceleyerek yayıncılığa ve yazarlığa başlayan Brooker, esasen bir hicivci. Bunu bilhassa 2000’lerde başladığı TV sektöründe yaptığı işlerde görmek mümkün. Bu yüzden de Black Mirror, ne teknofobik ne de anti-teknolojik. Sadece insanların algılarını uyaran bir kara hiciv diyebiliriz.

Ne kadarı gerçek

Black Mirror hikayelerinin hemen hemen hepsinde, konunun hangi zamanda geçtiği izleyicilerin yorumuna bırakılıyor. Fakat sosyo-ekolojik ipuçları ve kullanılan teknolojilerin gelişkinlik seviyesi dikkate alınınca fikir üretmek çok zor olmuyor. Bu doğrultuda, hikayelerin günümüz ile yaklaşık 30 yıl sonrası arasında değişen çeşitli zaman dilimlerinde geçtiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bazı bölümlerde kullanılan, kişisel bilgisayar ve akıllı telefon gibi aygıtların tamamını on yıllardır zaten kullanıyoruz. Bazı bölümlerde işlenen son derece gelişkin sinir sistemi arabirimleri, bilinç kopyalama cihazları, öz farkındalıklı yapay zekalar, hiper-gerçekçi sanal dünyalar ve katil robotlar ise henüz uzak görünüyor. Belki katil robotlar o kadar uzak olmayabilir… *Öhü*Boston Dynamics*Öhü*

İsterseniz şimdi belli başlı Black Mirror teknolojilerinin ne kadar gerçek, ne kadar gerçekçi ve ya ne kadar gerçeküstü olduklarına bir göz atalım.

1. Anıları kaydetmek

Black Mirror’ın en iyi bölümlerinden biri olan “The Entire History of You”, hayatlarının her anını kaydederek her an tekrar ‘oynatabilen’ bir toplumda geçiyor. Her ne kadar günümüz kayıt teknolojilerinin o seviyede olmadı aşikar olsa da, anılarınızı otomatik olarak kaydedebilen giyilebilir aygıtlar bulunuyor. Mesela, 10 saniyelik video parçaları kaydeden Snap Spectacles ve Samsung’un 2016’da patentini aldığı, her göz kırptığınızda fotoğraf çeken kontak lensler.

2. Akıllı pizza teslim araçları

Dördüncü sezonun “Crocodile” isimli bölümünde, ‘akıllı’ pizza teslim aracının karıştığı ufak bir kaza ile ortaya çıkan son derece karanlık bir olaylar zinciri ile karşılaşıyoruz. Pizza Hut, yeni konsepti ile bundan daha iyi bir zaman seçemezdi.

Pizza devi, “tam otonom teslim aracı” konseptinde Toyota ile ortaklık yürütüyor. Toyota, bu konseptin temel aldığı ve çeşitli ihtiyaçlar için kullanılabilen otomatik aygıtını Tüketici Elektroniği Fuarı’nda tanıttı. Korkmayın, daha 2020’ye kadar vaktimiz var!

3. Hayata geri dönmek

İkinci sezonun “Be Right Back” bölümünde Martha’nın acıklı hikayesine tanıklık ediyoruz. Ölen sevgilisinin geride bıraktığı tüm ses, video, mesaj, fotoğraf vb. tüm kayıtları kullanarak, yeni bir teknoloji sayesinde onu hayata bir android formunda geri getirir. 

Gerçek bir insanı taklit eden sohbet programları zaten mevcut. Ama bu, Hanson Robotics için tatmin edici olmasa gerek. Bu şirket bir adım ileri giderek 2010’da ilk sosyal robotunu yarattı. BINA48 isimli bu robot, sahibi olan Martine Rothblatt’ın hala hayatta olan eşi Bina Aspen temel alınarak modellenmiş. İnsanlarla etkileşim kurabilen robotun tasarımında, sevili eşinin duyguları ve anıları kullanılmış.

4. Sanal karakterler

Black Mirror’ın belki de en zayıf hikayelerinden biri olan ikinci sezondaki “The Waldo Moment”, siyaset sahnesinde önemli bir figüre dönüşen bir ayı karikatürü ve yaratıcısı olan öfkeli bir komedyenin etrafında gelişiyor.

Maalesef henüz sanal politikacılara sahip değiliz. Fakat en azından kendi avatarınızı yaratabileceğiniz pek çok araç mevcut. Üstelik, Hollywood ölçeğinde hareket yakalama teknolojilerine yatırım yapmanız da gerekmiyor. Mesela, Apple’ın Animoji uygulaması, iPhone X’deki TrueDepth kamerasını kullanarak yüzünüzün bir haritasını çıkarıyor ve mimiklerinizle reel olarak eşleşen bir emoji oluşturuyor. 

5. İnsanları derecelendirme

Üçüncü sezonun açılışını yapan “Nosedive” ile, herkesin birbirine sosyal etkileşimleri doğrultusunda 10 üzerinden puan verdiği, dijital bir kast sistemi oluşturmuş bir toplumda buluyoruz kendimizi. İtiraf etmek gerekirse, henüz tam bu doğrultuda işlev gören bir uygulamamız yok. Fakat belli durumlarda karşılaştığınız insanları puanlandırdığınız Uber, Peeple ve Tinder gibi pek çok dijital platform bulunuyor. Hatta Çin hükümetinin bizzat kendisi bile bir ‘sosyal kredi’ sistemi planlıyor. Bu sistem ile herkesin güvenilirliği, finans ve politik görüş gibi şeylerle derecelendiriliyor.

6. Robot arılar

“Hated in the Nation” isimli bölümde ise, sosyal medyayla ilişkili bir dizi ölümün ve bu bölümlerin robot arılarla olan ilişkisine tanıklık ediyoruz. Günümüz troll ‘kültürüyle’ son derece yakınlık gösteren bu hikayede, Twitter etiketleriyle en çok nefret edilen kişiler, hackenmiş katil robot arılarla ‘cezalandırılıyor’. Evet, belki katil robot arılarımız yok ama kesinlikle robot arılarımız bulunuyor. Harvard Üniversitesi tarafından ilk olarak 2013’te geliştirilen bu robotlar tabi ki Black Mirror’dakiler gibi polenleme yeteneğine sahip değil.

7. Akıllı evler

Black Mirror’ın Channel 4’ten Netflix’e transferinden önceki son bölüm, üç parçalık bir hikayeden oluşuyor. Bu hikayelerden biri, bir evi kontrol etmek için sahibinin bilincini kullanan ve kişisel bir asistan olarak çalışan bir “kurabiye” üzerinde yoğunlaşıyor. Tahmin edebileceğiniz gibi, evimizi bizim yerimize kontrol etmek için bilincimizi bir cihaza kopyalayan teknolojilere sahip değiliz. Fakat yapay zekayla destekli ve insan sesi tanıma kabiliyeti bulunan Amazon Alexa gibi dijital asistanlarımız bulunuyor. Üstelik biraz zenginseniz, böyle bir dijital aygıtı akıllı evinizle birleştirip bir nebze olsa geleceği yaşamanız mümkün.

8. Robot köpekler

Dördüncü sezonun “Metalhead” isimli hikayesi, Westworld ve Terminator gibi bilim kurgu filmlerindeki robotları anımsatan fakat daha gerçekçi bir izlenim bırakan robot köpekler ve hayatta kalmaya çalışan üç karakter etrafında örgüleniyor.

Robot köpek konusuna hiçbirimiz yabancı değiliz. Aslında pek çok evcil robot hayvan geliştirilmiş bulunuyor. Belki de bunlar arasında en sosyal olanı Sony’nin AIBO’sudur. Yeni sürümü Eylül ayında piyasaya sürülecek olan AIBO, ölümcül olmasa bile ölümsüz bir ‘evcil hayvan’ arayanlar için çözüm olabilir. Tabi şarjı bitmediği sürece…

MAKALE

İnsan beyni hack’lenebilir mi?

Ağa bağlı her cihazın hack’lenebildiği günümüzde, işin çok daha ciddi boyutlara taşınabileceğine dair endişeler artıyor. Çünkü insanların cihazlarla ilişkisi giderek gelişiyor. Akıllı otomobillerin hack’lenmesine endişelenirken, kalp pillerinin de hacker saldırısına uğrama ihtimali akıllara geldi. Peki ya insanın bilgisayarı, yani beyni hack’lenebilir mi? Bilimkurgu hikayesinden bir kesit gibi görünse de, bu ihtimalin detayları epeyce düşündürücü.

Makineleri sadece beyinle kullanma sandığınız kadar yeni değil. İlk başarılı beyin-bilgisayar arabirimi (brain-computer interface, kısaca BCI) 1964 yılında gösterilmişti. Nörofizyolog Dr. William Grey Walter açık beyin ameliyatı geçirmekte olan bir hastanın beyin motor bölgelerine bir slayt projeksiyon aygıtı bağlamıştı. Grey Walter beyin etkinliğini gözlemleyip eğitirken, denek slaytları sırf beyin gücüyle değiştirebiliyordu.

Birkaç yıl geçmeden başka araştırmacılar da BCI’lar üzerinde çalışmaya başladılar. 1967’de Cambridge Araştırma Laboratuvarı’ndan Edmund Dewan kendi kendine, doğrudan zihnini kullanarak mesaj göndermeyi öğretti. Kendini, beyin etkinliğini kafa derisine tuzlu su çözeltisi ve macunla yapıştırılmış elektrotlarla ölçen bir elektroansefalografi (EEG) aletine bağladı. EEG’nin çıktısı ise alfa dalga desenlerindeki tepe ve çukurları noktalar ve çizgiler olarak yorumlayan bir bilgisayar programına girildi. Bu sayede Dewan, bilgisayara bağlı bir yazıcıya Mors koduyla mesaj gönderebildi.

Dewan Massachusetts’te çalışadursun, Seattle’daki Washington Tıp Fakültesi’nden Dr. Eberhard Fetz, Hint şebeği olarak da bilinen rhesus maymunlarını şartlandırarak ödül alma durumunda nöronların tetiklenişini artırmaya çalışıyordu. Bir elektrik ölçer beyin etkinliğindeki artışı saptıyordu. Yani aslında maymunların yaptığı, beyinlerinden gönderdikleri komutlarla ölçüm aygıtının ibresini oynatmaktı.

BCI üzerindeki araştırmalar 1970’lerde ve 80’lerde devam etti. En çok da internetin prototipini hazırlamasıyla bilinen DARPA (Savunma Bakanlığı İleri Araştırma Projeleri Ajansı) beyin geliştirme teknoloji üstünde çalışmaya çoktan başlamıştı. Ajansın araştırmacıları büyük stres altındaki askeri personelin beyinsel işlevlerini geliştirmeye çalışıyordu ancak sonuç tam bir hayal kırıklığıydı.

Ajans UCLA’da akademisyen olan ve beyin-bilgisayar arabirimi terimini türeten Jacques Vidal’dan yardım istedi. Dewan gibi Vidal da beyin etkinliğini gözlemlemek için EEG’den yararlanıyordu. “Uyarılmış” beyin etkinliğini arka plan gürültüsünden ayırmayı başarmıştı ve bunu kullanarak denekleri, bir imleci ekrandaki bir labirentte dolaştırmaları için eğitmişti.

1980’lerde Güney Florida Üniversitesi’nden Lawrence Farwell ve Emanuel Donchin adına P300 Speller (Heceleyici) dedikleri EEG esaslı başka bir BCI geliştirdi. P300, beyin etkinliğinde tanımayla ilgili bir yükselişin adı. Beyin, gereksiz ayrıntılar arasında ilgisini çeken bir uyaran bulduğu zaman P300 durumu meydana geliyor.

P300 Speller sayesinde denekler hecelemek istedikleri sözcüğü akıllarına getiriyor ve harflerin ekranda belirmesini seyrediyorlardı. Sözcükteki bir sonraki harf belirdiğinde, bilgisayar da beyinlerinde meydana gelen tanıma işlemini saptıyordu. Böylece gönüllüler sözcükleri ekrana yazdırabiliyorlardı. Hatta dakikada sekiz karakter civarı bir ortalama yazma hızına erişmişlerdi.

Zihin bükme

BCI araştırmalarının asıl yükselişi 1990’ların sonunda, 2000’lerin başında gerçekleşti. Sinyal işlemedeki gelişmeler araştırmacıların beyin etkinliğini daha duyarlı biçimde gürültüden ayırmasını sağladı. Minyatürleşme, beyne yerleştirilebilen mikro tellerin ve elektrotların önünü açtı. Telemetride, yani uzaktan veri toplama ve ölçümünde meydana gelen yenilikler beyne yerleştirilen implantların düzgün çalışıp çalışmadığını uzaktan belirlemeyi mümkün kıldı. Bir yandan da bilgisayar teknolojisindeki ilerleme, mühendislerin bu sinyalleri yorumlayıp işe yarar bir şeyler yapmasını sağlayacak yazılımlar geliştirmesine izin verdi. Uygulamalı BCI’larda arka arkaya birçok devrim yaşandı.

Emory Üniversitesi’nden Dr. Philip Kennedy nörotrofik elektrotun patentini aldı. Atalarından farklı olarak, beyinde uzun süreli (günler değil de yıllar boyu) kalabilen bu algılayıcı, beyin etkinliğinin çok daha hassas ve güvenilir biçimde okunmasını sağladı. 1998’de Kennedy’nin ikinci gönüllü deneği olan John Ray adlı bir adam (Sürgüleme sendromundan mustaripti.) kendini birkaç ay boyu eğiterek, fare imlecini sırf düşünce gücüyle yönlendirmeyi öğrendi.

Çoğu BCI’ı kullanabilmek için bir zihinsel strateji ve eğitim dönemi gerekiyor. Örneğin, denek sol kolunu hareket ettirmeyi düşünüyor ve teknisyen beyin etkinliğinde bu düşünceyle ilgili artışı saptayıp BCI’ı bilgisayar imlecini sola hareket ettirecek biçimde programlıyor. John Ray de böyle başlamıştı, ancak Ray zaman içinde zihinsel stratejiyi bırakıp isteğiyle imleci oynatabilir hale geldi. Nöronları birbirlerine yeni bir biçimde bağlanmış ve imlece vücudun bir uzantısı olarak davranmaya başlamıştı.

1999’da UC Berkeley’den Dr. Yang Dan liderliğinde bir ekip bir kedinin gözünden beynin görme merkezine, yani lateral genikulat çekirdeğe (LGN) iletilen veriyi kaydetti. Kaydedilen beyin etkinliği bir bilgisayara gönderilerek kedinin gördüklerini video görüntüsüne dönüştürüldü. Ekip böylelikle dünyaya kedinin gözünden bakabildi.

Gelişmeler 2000’lerin başında devam etti. 2002’de Dobell Enstitüsü, Jens Naumann adlı bir deneğe yerleştirdiği yapay görüş sistemiyle manşetlere taşındı. Sistem bir güneş gözlüğüne bağlanmış bir video kameradan oluşuyordu. Kamera da doğrudan Naumann’ın beynindeki görme merkezlerine bağlı bir bilgisayara sinyal iletiyordu.

Matthew Nagle 2005 yılında BCI aracılığıyla bir protez uzuv kullanan ilk kişi oldu. Boynundan bıçaklandıktan sonra felçli kalan Nagel, Brown Üniversitesi’nden Dr. John Donoghue ile çalışıyordu.

Donoghue’nun ekibi BrainGate (Beyin Kapısı) adlı bir BCI geliştirmişti. 100 elektrot içeren küçük algılayıcılar Nagle’ın beyin yüzeyinde, uzuv hareketlerinden sorumlu bölgeye yerleştirildi. Bir eğitim sürecinin ardından Nagle, BrainGate’e bağlı bir protez kolu sırf kendi kolunu kaldırdığını hayal ederek oynatmaya başladı. Bu, insanların kendi uzuvları üstündeki bilinçsiz ve doğal kontrole doğru atılmış önemli bir adım.

Zihin zenginliğinin etkileri

Aşağı yukarı aynı sıralarda BCI’lar laboratuvarlardan çıkıp dünyaya açılmaya başladı. ABD, Avrupa, Japonya, Çin ve hatta İran, invazif olmayan (yani vücuda operasyon gerektirmeden bağlanan) EEG temelli BCI’ları daha hassas, aynı anda daha çok sinyali işleyebilen, hataya daha az açık ve daha yüksek bilgi aktarım hızına sahip hale getirmeye çalışıyor.

Bu ilerlemeler sayesinde normal tüketici ve ticari müşteri için BCI üretimi makul hale geldi. 2003 yılında Emotiv adlı firma Avustralya’da, tüketiciye yönelik bir BCI tasarlayıp üretmek için kuruldu. Bir yıl sonra Silikon Vadisi’nde aynı amacı güden NeuroSky adında bir rakip firma ortaya çıktı. İki firma da artık eğlence amaçlı EEG bazlı BCI geliştirip satıyor. Kullanıcılar bu başlıkları takıp matematikten zihinsel odaklanmaya kadar farklı noktaları geliştirmek için zihin jimnastiği yapabiliyor ya da sanal bir fantezi dünyasında ekrandaki robotu yönetebiliyor.

Tabii herkes BCI’ları eğlence ve oyun amaçlı kullanmak istemiyor. ABD ordusu beyin-bilgisayar arabirim projelerine büyük yatırım yapıyor. DARPA, adına Bilişsel Teknoloji Tehdit uyarı Sistemi dediği bir şey üzerinde çalışıyor. Bu sistem üçayak üstünde duran bir video kameradan, bir EEG başlığından ve bir de taşınabilir bilgisayardan oluşuyor ve insan beyninin beklenmedik şeyleri saptamada bilgisayar sistemine göre çok daha başarılı olmasından faydalanıyor.

EEG başlığını giyen kullanıcı çevrenin video görüntülerini izlerken, bir yazılım da beyin etkinliğini gözlemliyor. Görüntüde beklenmedik bir şey belirince, kullanıcı bilinçli olarak bunu fark etmese bile beyin hemen fark ediyor ve bir P300 beyin dalgasını tetikliyor. Sistem de kullanıcıyı olası bir tehdide karşı uyarıyor. Testlerde aletin başarı oranı %91’di.

Askeri BCI projelerinin belki de en ilginci sentetik telepati geliştirmeye yönelik. Ordu, 2008 yılında California Irvine Üniversitesi’nden Profesör Michael D’Zmura’ya 4 milyon dolar fon sağladı. Hedef, bilinçli şekilde düzenlenen düşünceleri anlayabilmek, mesaja dönüştürebilmek ve kullanıcının isteğiyle bir başkasına yollayabilmek.

D’Zmura’nın ekibi iki yıl içinde EEG verilerinden bazı sesleri (mesela “o” ya da “i” harfi) %70 ila 90 başarıyla tanımayı başardı. Bir yandan de New York’taki Wadsworth Merkezi’nden Dr. Gerwin Schalk, zihinde canlandırılan sesli ve sessiz harfleri kaydedilen beyin etkinliğinden deşifre etmenin mümkün olduğunu gösterdi. DARPA’nın fon sağladığı benzer bir projede ise araştırmacılar, deneklerin önceden seçilmiş bir çift sözcükten hangisini düşündüğünü %80 olasılıkla saptayabildi.

Beyin okuma nasıl olabilir?

Beyin okuyan makine düşüncesi biraz korkutucu. İnternetin bu fikirde olduğu şüphe götürmez. CIA’in düşüncelerimizi öğrenmek için teknolojiler geliştirdiğini, hatta bazı durumlarda CIA’in halihazırda beyinlerini denetlediğini düşünenlere rastlamak için Google’da çok dolanmanıza gerek yok.

Sakın paniklemeyin, uzmanlar yakın zamanda beyin okuyan gerçek makinelerin ortaya çıkmasını beklemiyor. Warwick Üniversitesi’nde Sağlık Teknolojileri bölümünde öğretim elemanı olan Christopher James, beyin-bilgisayar arabirimleri konusunda uzman ve kendisi de beyinden beyine iletişim üzerine deneyler yürütüyor. 2009’da yaptığı bir deneyde EEG başlığı giyen bir denek uzuvlarını (kol ya da bacak) hareket ettirdiğini düşünerek 1 ve 0’lardan oluşan bir değer üretti. Bu değer bilgisayar ağı aracılığıyla bir LED lambaya aktarıldı ve lamba iki frekansta yanarak 1 ve 0’ların değerini tekrarladı.

Başına yine EEG başlığı giymiş bir başka denek ise bu yanıp sönen ışığı seyretti. Bu başlık da beyin etkinliğini gözlemlemek için yapılandırılmış bir bilgisayara bağlıydı. Işığın yanıp sönmesi ikinci deneğin bilinçli takip edemeyeceği kadar hızlıydı fakat bilgisayar, ikinci deneğin beyin dalgalarından ilk deneğin gönderdiği değeri anlayabildi. Bunun sebebi, ikinci deneğin bilinçaltının LED’lerin hareketini kaydetmesiydi. Beyinden beyne iletişim gerçekleşmişti ama alıcı denek, iletilen değerin içeriğinden habersizdi.

Bu başarısına rağmen Profesör James zihin okuyan makinelere daha çok olduğunu düşünüyor. “Karmaşık düşünceler beynin birçok bölgesinde ve çok girift bir sırayla oluşuyor.” diyor. “Bunu dinleyebiliyoruz ama hayal edilen bir sözcük kadar karmaşık bir şeye ait anlamlı sinyalleri ayırt etmek çok zor. Yüksek sesle konuşan bir kalabalığın bulunduğu koca toplantı salonunun iki metre dışına mikrofon koyup içeride fısıldaşan iki kişinin söylediğini anlamaya benziyor bu.”

Gerçekten de CIA mevcut ileri teknolojiyle “düşünceleri” okumaya çalışsaydı, çoktan kafatasımızı kırıp açar, beynimize elektrot bağlar ve farklı sesli harflere denk düşen beyin desenlerini birbirinden ayırt etmek için günler boyu uğraşırdı. Birilerini sorguya çekmek bundan daha hızlı ve daha kolay.

Elbette bu, BCI’lar konusunda etik ve uygulamaya yönelik kaygılar olmadığı anlamına gelmiyor. 2012’nin Ağustos ayında bir grup ABD’li, İngiliz ve İsviçreli akademisyen, EEG BCI giyen birinden kişisel bilgilerin üçüncü şahıslar tarafından ahlaksızca çalınmasının teorik olarak mümkün olduğunu ortaya koydu.

Simüle edilmiş bu saldırıda BCI yoluyla deneğin beynine yasadışı biçimde erişmek yoktu. Onun yerine, ahlaksız bir uygulama satıcısının (Tüketici BCI’larının da tıpkı akıllı telefonlar gibi kendi uygulama mağazaları var.) kullanıcıyı manipüle ederek özel bilgileri elde edebileceğini gösterdiler.

Araştırmacılar, Emotiv EPOC EEG başlığı takmış kullanıcılara tanıdıkları ve tanımadıkları bir dizi yüz, PIN kodu ve diğer bilgi gösterdi. EEG verilerinde P300 hareketliliği arayan bilim insanları, deneklerin tanıdık bir yüz ya da doğru PIN’i görüp görmediğini sırf tahmine kıyasla %15 ila %40 daha isabetli biçimde söyleyebildi.

Düşünce suçu

Emotiv, aygıtlarını kullanarak kişilerin beyninden doğrudan detaylı bilgi (örneğin PIN) elde etmenin mümkün olmadığını açıklamakta gecikmedi. “Tüm iletişim sistemlerinde güvenliğin önemini vurgulamak için iyi bir fırsat.” diyor şirketin teknik müdürü Geoff Mackellar. “Ne var ki mevcut ya da yakın gelecekteki EEG BCI teknolojisiyle karmaşık parolaları ve bağlamlarını doğrudan beyinden okumak mümkün gözükmüyor. İsabet oranı çok düşük ve yöntemler o kadar zahmetli ki önemli bir bilgi alınana kadar karşı taraf bunu zaten fark eder. Bu kanalla tam bir güvenlik saldırısı düzenlemek pek mantıklı değil.”

Bu, makalede geçen beyin etkinliğinin gözlemlenerek teoride kişinin ekrandaki karmaşık verilerle ilişkisinin daha iyi anlaşılabileceği iddiasına yanıt değil. Araştırma, özel bir uygulama içeriği kullanan kötü niyetli satıcının, kullanıcının beyin etkinliğini de okuyarak hassas kişisel verileri elde etme olasılığı olduğunu söylüyor.

Bu bilgi PIN ya da kullandığınız banka olmak zorunda değil. EEG BCI’lar hassaslaştıkça kişilerin gizli önyargıları, cinsel tercihleri ve kendilerine saklamak isteyebilecekleri ya da farkında bile olmadıkları bilgiler açığa çıkabilir.

Bilgileri ele geçirenler hacker olmak zorunda da değil. Söz konusu verilere ulaşmak isteyebilecek diğer örgütleri bir düşünün. Suç ve terör şüphelileri için EEG esaslı yalan makinesi geliştirme teklifleri daha şimdiden mevcut. Polisin elindeki, suçlu çıkmayan kişilere ait DNA profillerini yok etmenin ne kadar güç olduğunu düşününce, sorgulama sırasında beyin etkinliğini gözlemleyip elde edecekleri bilgiyi onlara emanet edebilecek miyiz?

Şunu da bir hayal edin: Reklamcılar ve pazarlama firmaları bu teknolojiyle neler yapabilir? Bir firma daha şimdiden kendi BCI aygıtına sahip ve geleneksel veri toplama yöntemlerinin yanı sıra tüketicilerin ürünlere verdiği tepkiyi ölçüp müşterisi olan firmalara ulaştırıyor.

Kendi rızasıyla katılan gönüllüler için sorun yok. Peki ya ileride, BCI’lar çoğaldığında ne olacak? Hepimiz bir yerlere üye olurken “Verilerimi üçüncü kişilerle paylaşmayı kabul ediyorum.” kutularını görüyoruz. Şu anda verilerinizi takip çerezleriyle toplayan şirketler internet alışkanlıklarınızı ve buna denk düşen beyin etkinliğine hangi fiyatı biçerler, siz düşünün.

Tüm bunlar koca bir kâbus değilmiş gibi, iş görüşmelerinde çoktan seçmeli soruları yanıtlarken başınıza bir BCI geçirseler nasıl hissedersiniz? “Kusura bakmayın, bizimle aynı kafada değilsiniz ve elimizde bunu ispatlayan beyin taramaları var.”

MAKALE

Online randevunuzda güvenliğiniz için 10 ipucu

Günümüzde sosyal ilişkilerin büyük bir bölümü internet üzerinde başlıyor. Sosyal medya platformlarının mesajlaşma bölümlerinde başlayıp, WhatsApp gibi mesajlaşma uygulamalarına taşınan sohbetler nihayetinde buluşmayla devam edebiliyor. İnternette tanıştığınız biriyle buluşurken güvenliği de elden bırakmamak için bazı tedbirleri elden bırakmamakta fayda var.

Yaşam deneyimlerinden süzülen ipuçları hayatın her alanında işinizi kolaylaştırır. Konu ilişkiler olduğunda, bu ipuçları daha bir önem kazanıyor. Aşağıda paylaştığımız 10 ipucu arasında bizce en önemli olanlar; güvenli bir halka açık yerde buluşmak ve baskı altında hissetmediğinize emin olmak.

1. Yavaş başlayın, dikkatli olun

İnanılmayacak derecede iyi görünen birine karşı dikkatli olun. Sohbet sırasında farklı konularda sorular sorun, fark ettirmeden sıra dışı davranışları ve tutarsızlıkları yakalamaya çalışın. Diğer taraftaki kişi kendini gösterdiğinden farklı olabilir. İçgüdülerinize güvenin, gerekirse güvenliğiniz için ondan hızlıca uzaklaşın. Güven vermeyen insanlara karşı mesafeli olun. Güvenilir bir kişiyi test etmek için acele etmeyin, bu süreç boyunca dikkatle yaklaşın.

2. Sağduyuyu elden bırakmayın

Dikkatli ve düşünülmüş kararlar daha iyi randevu sonuçları doğurur. Eğer yalan söylediğini düşünüyorsanız muhtemelen öyledir. Bu durumda gerekli önlemi alın. Aşkla ilgili sorumluluk sahibi olun ve bir fare tıklamasıyla âşık olmayın. Sadece online ortamda bir ilişki olsa bile yüz yüze gelene kadar sözler vermeyin, vaatlerde bulunmayın. Bazen geri dönüşü imkânsız bir noktaya gelebilir ve bir başka insanın hayatını istemeden de olsa siz karartabilirsiniz.

3. En yeni fotoğrafını isteyin

En yeni fotoğraf kişinin güncel görünümü ile ilgili iyi bilgi verir. Bu sayede değerlendirme yapma aşamasında kolaylık sağlanır. Aslında bir kişiye ait iç ortam, dış ortam, klasik kıyafet, spor kıyafet gibi birden çok fotoğrafı görmek daha iyi fikir verebilir. Eğer sürekli olarak fotoğraf göndermemek için mazeret buluyorsa huylanmanız gerekebilir. Gönderdiği fotoğrafın teknik özelliklerini (Exif bilgisi) inceleyerek ne zaman çekildiğine dair bilgi görebilir ve onun anlattığıyla karşılaştırabilirsiniz.

4. Telefonda sohbet edin

Bir telefon görüşmesi ile kişinin iletişim kabiliyeti ve sosyal beceresiyle ilgili bilgi sahibi olabilirsiniz. Bazı insanlar klavye karşısında coşarken, sesli görüşmeye sıra geldiğinde suspus olurlar. Kişisel güvenliği göz önüne alarak henüz size güven vermeyen birine ev veya cep numaranızı vermeyin. Skype veya Messenger benzeri uygulamanın sesli arama özelliğini kullanın. Sadece tamamen rahat hissettiğinizde cep telefonunuzun numarasını verin.

5. Hazır olduğunuzda buluşun

Online buluşma ve arkadaşlık kurmanın güzelliği, karşı tarafla ilgili bilgiyi kademeli olarak elde edebilmek. Ardından gerçek yaşamda ilişkiyi devam ettirip ettirmeme kararı verilebilir. Online ilişki seviyesi ne olursa olsun gerçek yaşamda buluşmak zorunda değilsiniz. Her ne kadar gerçek yaşamda buluşma için onay vermiş olsanız da son ana kadar kararınızı değiştirebilirsiniz. Mantık kullanarak açıklaması mümkün olmayan sebeplerden ötürü ilişkiyi online ortamda ve anonim olarak sürdürmeye devam edebilirsiniz. Sadece içgüdülerinize güvenerek gerekli kararı verin.

6. Ters gelen detaylara dikkat

Kızgınlık, şiddetli hayal kırıklığı ya da sizi kontrol altına almak için yoğun baskı uygulama gibi çabalara dikkat edin. Pasif-agresif biçimde hareket edip talepler sunan ya da saygısız yorumlar yapanlar ile uygunsuz fiziksel davranışlar sergileyenlerden uzak durun. Randevuya gideceğiniz kişi açıklama olmaksızın bu tür davranışlar içine giriyorsa şunlara dikkat etmelisiniz: Yaş, ilgi alanı, görünüm, medeni durum, meslek, iş durumu ile ilgili tutarsız açıklamalar.

Çoğu evli erkek ve az sayıda kadının kendilerini bekar tanıtarak internette yeni aşklara yelken açtığı bilinen bir gerçek. Size Facebook kullanmadığını söylüyor veya sizi eklemekten kaçınıyorsa büyük ihtimalle evlidir.

Online ilişkiye girdikten sonra telefonda görüşmeyi kabul etmemek, direkt sorulara direkt cevaplar verememek ve aile üyeleri, arkadaşlar ve iş arkadaşlarından uzak tutma girişimleri de şüpheli davranışlardan bazıları.

7. Güvenli yerde buluşun

Dış ortamda buluşma kararı aldığınızda mutlaka bir arkadaşınıza gideceğiniz yeri söyleyin ve döneceğiniz zamanı belirtin. Buluşacağınız kişinin adını ve telefon numarasını arkadaşınıza bırakın. Asla randevu için sizi evinizden almasını istemeyin. Kendi imkânlarınızla ulaşım sağlayın ve etrafta insanların olduğu bir zamanda halka açık bir yerde buluşun. Görüşme sona erince kendiniz tek olarak ayrılın. İnsanların olduğu zamanda gidilecek tanıdık bir restoran ya da kafe çoğu durumda ideal seçimdir. Başka bir yere gitmek isteniyorsa kendi aracınızla gidin. Saat geç olduğunda teşekkür edip ayrılın.

8. Bilmediğiniz mekânlarda daha fazla dikkatli olun

Başka bir şehre gidecekseniz kendi ulaşım imkânınızı seçin ve otelinizi ayarlayın. Otel adını belirtmeyin ve buluşacağınız kişinin ayarlamaları gerçekleştirmesine izin vermeyin. Hava alanından gidecekseniz doğrudan otele gidin. Otelden buluşacağınız kişiyi arayın ya da sözleştiğiniz yere gidin. Buluşma mekânı uygun ya da güvenli görünmüyorsa otele geri dönüp buluşacağınız kişiyi arayın ya da mesaj gönderin. Daima bir arkadaş ya da aile bireyini gelişmelerden haberdar edin. Daima yanınızda cep telefonu taşıyın.

9. Karışıklıklardan uzak durun

Asla emin olmadığınız bir işlem yapmayın. Herhangi bir anlamda buluşacağınız kişiden korkuyorsanız en iyi sağduyunuzu kullanıp karar verin ve ortamdan uzaklaşın. Bir arkadaşınızı arayabilecek kadar uzun süreli izin isteyin, ortamdaki birinden yardım isteyin ya da arka kapıdan kaçın. Tehlikede hissediyorsanız polisi arayın. Kötü duruma düşmektense yardım istemek iyidir. Davranışınızdan ötürü utanç hissetmeyin. Sizin güvenliğiniz başkalarının düşüncesinden daha önemlidir.

10. Bunları göz ardı etmeyin!

Genelde yalancılar, hilekarlar ve aldatanlar online ortamda karşınıza çıkabilir ama gece kulüpleri, barlar, kafeler ve diğer randevu servislerinde de bu tür insanlar bulunuyor. Her nerede tanışırsanız tanışın, buluşmanın riskler içerdiğini unutmayın. Bundan ötürü güvenliği elden bırakmayın ve detayları ihmal etmeyin.

MAKALE

Sosyal medyada başınızın belaya girmemesi için 5 tavsiye

Arkadaş arasında konuşur gibi sosyal medyada paylaşım yapmanız sebebiyle ciddi cezalarla, hatta hapisle karşılaşabilirsiniz. Facebook, Twitter ve Instagram’da başınızı belaya sokmama yollarını anlatıyorum.

Twitter, Facebook ve Instagram gibi sosyal ağlar, çağımızın en önemli bilgi ve haber kaynakları olmalarının yanı sıra, kişisel paylaşımlar yapmak için de ideal ortamlar sunuyor. Fakat ne paylaştığınız çok önemli. Zira işin ucunda demir parmaklıklar bile olabilir!

Sosyal medya paylaşımı yüzünden hapis veya para cezası alanlarla ilgili haberler sıklıkla karşınıza çıkıyordur. “Benim başıma gelmez” demeyin. Bir anlık dalgınlık veya sinir etkisiyle yazdıklarınız yüzünden hayatınız kararabilir. Siz bir şey yapmasanız da, teknik tedbirler almadığınız için de suçlu durumuna düşebilirsiniz.

Sosyal medyada başınızın belaya girmemesi için bazı önlemler almanızda fayda var. Sizlere bu tedbirleri 5 madde halinde sıralayacağım.

1- Paylaşmadan önce iki kere düşünün!

Yüz binlerce takipçiye sahip bir fenomen veya ünlü olmanız gerekmiyor. Paylaşımlarınızda suç unsuru varsa, ihbar veya gelişmiş teknoloji sayesinde kolayca tespit edilebilir. Bu yüzden profiliniz kapalı dahi olsa paylaşımlarınızda yasal çerçeveyi aşmamaya özen gösterin. Twitter’da yazarak dünyayı değiştirmeyeceksiniz, bazı fikirleriniz size kalsın! Sosyal medyada hakaret, iftira ile şiddete ve madde kullanımına teşvik gibi suçların ağır cezaları var.

2- Parola güvenliğine dikkat edin!

Parola güvenliği her yerde önemli ama sosyal medya hesaplarınız başkasının eline geçer de sizin adınıza tehlikeli paylaşımlarda bulunursa sorumluluğu size ait olacaktır. Bu sebeple güçlü parolalar kullanmalı ve kimseyle paylaşmamalısınız. Gelen sahte mesajlara kanıp parolanızı kaptırmamaya da özen gösterin. SMS üzerinden iki aşamalı doğrulama yöntemini aktif hale getirebilirsiniz. Ayrıca tahmin edilmesi imkansız, karmaşık parolalar kullanın!

3- Yalan ve spekülatif haberlerden uzak durun!

Yalan ve aldatmaya dönük haberler hep vardı ama hiçbir zaman sosyal medyadaki gibi hızlı yayılmadı. Büyük zararlara yol açabilen yalan haberler ve spekülatif yorumlar bazen paylaşan için de ceza getirebiliyor. Sosyal medyada bir haberi paylaşırken doğruluğundan emin olun ve suç unsuru olabilecek yorumlardan uzak durun. Din, siyaset, ekonomi ve kişisel mahremiyet konularında yorum yaparken dikkatli olun.

4- Gizlilik ayarlarınızı doğru yapın!

Herhangi bir gizlilik ayarı yapmadıysanız, sosyal medyadaki paylaşımlarınız herkese açık olacaktır. Twitter, Instagram ve Facebook’ta paylaşımlarınızın kimler tarafından görülebileceğini siz belirleyebilirsiniz. Dilerseniz hesabınızı kapalı hale getirir ve sadece tanıdığınız kişilerin sizi takip etmesine izin verirsiniz. Kapalı profil bir parça güvence sağlayacaktır ama yine de bu durum, içinizden geldiği gibi yazabileceğiniz anlamına gelmez.

5- Kişisel bilgilerinizi ortalığa saçmayın!

Sokakta karşılaştığınız yabancı insanlara ev adresinizi, telefon numaranızı, aile bireylerinizle ilgili özel bilgileri, okulunuzun veya işyerinin adını veriyor musunuz? İnternette bunu niye yapasınız? Farkında olmasanız da sosyal medya paylaşımlarınızda çok fazla bilgi veriyorsunuz. Kötü niyetli birileri sizinle ilgili bir klasör ve bilgi dosyası tutuyor olabilir. Sanal ortamdaki paylaşımlar ve arkadaşlıklar bazen tehlikeli olabilir.

Çıkış