Kategori

EDEBİYAT

ÇEKMECE

İnsanoğlunun Şafağında Seslerin Dili

Muhtemelen insanoğlu konuşmadan önce iletişim için yine sesleri kullanıyordu. Fakat kensi seslerini değil. Doğada buldukları nesnelerin seslerinden faydalanıyorlardı. Ağaç kovuğuna, taşa, bir hayvanın gövdesine elleriyle farklı şiddetlerde ve farklı şekillerde vurarak yeni sesler keşfettiler. Sonra nefesleriyle nesnelere ses verdiler. Cansız varlıklara bu sayede ruh kazandırdıklarına inandılar. Bu seslerle bir dil oluşturdular. Bu dili kullanarak anlaştılar, nesilden nesile aktardılar bu mirası. İlk iletişimi nesnelerin sesleri üzerinden kurdu insanoğlu.

Bin yıllar içinde kendi seslerini de buna eklemeye başlayınca, ritmden ve farklı tonlardan oluşan sesler yeni bir dil doğurdu. Kendi seslerini de duygularını en iyi anlatacak şekilde kullanmaya başladılar. Hayatın içindeki soyut veya somut her şeyi ifade etmek için kendi seslerinden yardım aldılar. Sesler çoğaldı, renklendi ve bir zaman sonra insanlar konuşma dilini keşfettiler adım adım.

Sesler ortak anlam kazanmıştı insanlar için. Konuşma dilinin harikulade bir iletişim aracı olarak insan hayatına katılması çok şeyi değiştirdi. Yine de nesnelerin seslerini hayatlarından çıkarmadılar. O sesleri üretmeyi, o seslerle kendilerini anlatmayı sürdürdüler.

Müzik insanoğlunun tarihi kadar esi neredeyse. Bu müziğin içine seslerin, sözlerin eklenmesi başka bir evrenin kapılarını araladı. Konuşma dilinden önceki iletişim yöntemleri olan ve sonradan müziğe dönüşecek seslere artık sözleri de ekleyebildiklerini anladıklarında şarkı çıktı ortaya. Şarkı şiiri doğurdu. Çünkü söz öyle güçlü ve tek başına artık öylesine büyük duygular yüklenebiliyordu ki; müziksiz de varlığını sürdürebiliyordu.

Bin yıllar boyunca insanlar hem şarkıyla anlattılar hikayelerini, hem de şiirle. Masallar ve şarkılar kolkola ağızdan ağıza dolaşıyor, binlerce yıl sonraya kalan masallar halini alıyordu. Aşkı, cesareti, yeteneği, güzelliği, gücü en yüce haliyle anlatan masallar, insana gerçekliğin ötesini sunmaya başladı. Bu büyülü evren günümüzde şiirle, hikâyeyle, romanla varlığını sürdürüyor. Nesnelerin sesinden doğan nehir işte böyle küçük kollara ayrıldı, uzandı insanoğlunun karasına.

HİKÂYE

Rüstem ile Dilâsa

Acı çektirdiğiniz birinden
size acımasını beklemeyin. 

Bir seyyah, dağlar ve çöller aşarak uzaklardan haber getiren ulak Rüstem’in yolu bu defa uzundu. Birkaç defa atını ölümün üzerine sürmek zorunda kaldı. Yolda geçirdiği son gece kendisi gibi bir yolcuyla karşılaştı. Rüstem ekmeğini bölüştü yaşlı adamla. Ayrı yollara doğru düşmek üzere vedalaştılar. Doğduğu şehre ölmeye gitmek üzere yollara düşen adam, Rüstem’e sarıldı, alnından öptü, “Yolun açık olsun oğlum. O şehirde kal, orası senin memleketin olsun.” dedi.

Rüstem bu öğüde uydu. Zaten gidecek başka bir yeri yoktu. Renkli taşlardan ve camlardan türlü takılar yapıp pazardaki tezgahında satmaya başladı. Kısa sürede ünü tüm şehirde yayıldı. Kimse onun takıları yaparken kullandığı bu taşları, camları ve madenleri nereden nasıl bulduğunu bilmiyordu. Ayda bir defa atını eyerleyip uzaklarda bir yerlere gidiyor ve iki dolu çuvalla dönüyordu. Ustalığını geliştirdikçe daha az küpe, kolye, yüzük, bilezik, teşbih, hızma, halhal yapıyordu. Az olan daha değerlidir.

Bir gün tezgahına genç bir adam geldi. Rüstem’den, “dünyanın en güzel kadını için bir hızma yapmasını” istedi. Hiç yapılmamış, daha önce dünya üzerinde hiçbir insanın benzerini görmediği bir hızma yapması için Rüstem’e koca bir kese altın para önerdi. Para için değil ama böyle büyük bir aşk için kabul etti Rüstem adamın teklifini ve zaman istedi. Bir benzeri olmayacak o hızmayı yapmakta kullanacağı değerli taşlar için haftalarca at üstünde dolaştı. Onlarca tüccarın dükkanından eli boş ayrıldı. Aradığı sadece taş değildi. Üzerini yıldızlarla örttüğü gecelerde gökyüzünde o benzersiz deseni arayıp durdu. Böyle gecelerde onu rüyasında bir kadın ziyaret ediyordu. Sadece gözlerini gösteriyordu Rüstem’e. Bu yetiyordu ona bir ömür âşık olması için. Sanki hiç bilmeden bütün ömrü boyunca aradığı şeyi bulmuş, varoluşunun gizemini çözmüştü. Artık yalnız değildi. Bir yerlerde onu bekliyor ve belki de arıyordu. Acaba yolları kesişecek miydi? Bunu o zaman kim bilebilirdi? Rüstem artık dünü olmayan bir günü yaşadığını hissetti. İlk günüydü, ilk ağrısı.

Nihayet aradığı her şeyi bulduğundan emin olunca döndü. Evinin perdelerini hiç kapatmadan, hayatının belki de en değerli ve önemli eserini yaratmak için kırk gün kırk gece çalıştı.

Sevgilisini, dünyada bir benzeri olmayan bir hediye verecek kadar çok seven genç adam, sabırla beklediği hediyeyi almak için geldi, oturdu Rüstem’in karşısında. Masanın üzerindeki çalışma tahtasının üzerinde bir parça kadife duruyordu. “Hadi kaldır onu ve gör” dedi Rüstem. Genç adamın gözlerindeki dehşetle karışık şaşkınlık önce yüzüne, sonra vücuduna yayıldı. “Ama bu o kadar güzel ki…” diyebildi sadece.

Parıltısından gözlerini alamadı uzun süre. “Tamam, bu istediğimden ve hayal ettiğimden katbekat güzel” diyerek söz verdiğini parayı masanın üzerine bıraktı. Hazırladığı incili özel takı kutusunu dolaptan çıkardı Rüstem. Gecelerini ve günlerini içindeki aşkla yoğurarak verdiği hızmayı son defa seyretti, parmağının ucuyla okşadı ve kutunun kapağını kapattı sevdiği bir insanla vedalaşır gibi. Kapıdan çıkarken Rüstem seslendi arkasından, “Onun bir ismi var. Tara adını verdim ona. Siz de öyle bilin” dedi.

Herkes başka bir şey görebilirdi o parmak ucu kadar hızmada. Günler geceler boyu Rüstem’in marifetli ellerinde her bir taşı, her bir kesimi, her bir kabartması kılı kırk yararcasına bir dikkatle yapılmıştı. Tara’nın son taşını yapıştırdığı o an içine bir fil oturdu Rüstem’in. Üzerinden ağır bir yükün kalkmasını beklerken ve uzun süreli istirahate çekilmeyi planlarken hiç beklemediği bir şey olmuştu. Genç adam, sevgilisini kendisine hayran bırakacak o hediyeyi alıp gittikten sonra anladı Rüstem, bir daha asla ellerinin bir başka işin tutamayacağını. Hasta düştü, kırk gün yas tuttu, rüyalarına giriyordu şehvetli parıltısı. Tek tesellisi, onu hak edecek bir kadında olmasıydı. Bundan emin olmak için hızmayı yaptıran adama gidip hediyeyi aldığı kızın nasıl karşıladığını sordu. Bir müddet lafı ağzında geveledikten sonra itiraf etti Tara’yı sevdiği kıza vermediğini, veremediğini. “Çünkü o kadar güzeldi ki. Bende kalsın istedim” dedi. Şimdi Rüstem’in içine bir fil daha oturmuştu. Bunu kabul edemezdi. Tara’yı , tanımıyor olsa da bir kadın için yapmıştı. Aldığı keseyi geri getirdi. Gözüne tek satır uyku, kursağına tek lokma yemek girmiyordu. Ne yaptı, varını yoğunu vermeyi önüne sunduysa da ikna edemedi adeta aklını yitirmiş olan adamı.  Aynı günün gecesi adamın gizlice evine girdi Rüstem. Başucundaki sehpanın çekmecesindeki incili kutunun kapağını açtı. Evin penceresinden içeri süzülen ay ışığı binlerce parıltı olup yansımaya başladı Tara’nın üzerinde. Kırk yıldır görmediği sevgilisine kavuşmanın sevinciyle koynuna koydu, yerine adamın verdiği iki keseyi bıraktı ve gitti.

Tara’yı bir kadın için yapmıştı, tanımadığı bir kadın. Uzun uzadıya düşündükten sonra kararını verdi. Kulağı delik birkaç tanıdığıyla konuşup genç adamın sevdiği kadının kim olduğunu öğrendi. Önce hayaliyle, sonra adıyla girmiş oldu Rüstem’in hayatına. Adıyla doğar bazı çocuklar, adıyla doğdu Dilasa, Rüstem’in ruhunda. Gitti, kapısını çaldı, anlattı olanları ne bir eksik ne bir fazla. Çıkardı cebinden incili kutuyu. Göz göze geldiler uzun uzun. Çok az konuştular. İncili kutuyu uzun ince parmaklarıyla yavaşça açtı Dilasa. Öyle güzeldi ki. Sahibini bulmuştu Tara. Bir süre daha sseyretti Rüstem eserini gururla ve aşkla. “Bunu senin için yaptım ve artık sende. Şimdi eksiksiz ölebilirim.” dedi. Doğruldu, yürüdü ve gitti başka hiçbir şey söylemeden.

Dilasa’nın kocaman kahverengi gözlerinin içinde parıldıyordu Tara. Bir insan hiç tanımadığı bir insan için böyle muhteşem bir şeyi nasıl yapabilir diye düşündü. İki insan olmuş gibi hissetti. Artık yalnız değildi, bir başka hayata, Rüstem’in hayatına bedellenmişti. Bunu ona söylemeliydi. Kapıdan çıktı, koştu, olası tüm sokakları dolaştı, Rüstem’in izine rastlayamadı. Sonra günlerce, haftalarca, aylarca hep aradı onu. Artık ona ölümsüz nişanlıydı. Bir başkası olamazdı Rüstem’den başka. Bekleyecekti, yapacak başka neyi vardı ki?

Çöller boyu, yıllar boyu dönmedi Rüstem. Neredeydi, ne yapıyordu, yaşıyor muydu? Dilasa’nın kalbine, ruhuna gelip konmuş, sonra usulca çıkıp gitmişti. Bu haksızlıktı. Bu kadar seven, böyle âşık olan bir adam elbet bir gün dönmeliydi.

Kırk diyar gezmiş, kırk defa feleğin çemberinden geçti. Her gittiği yere bir hikâye götürdü, her gittiği yerden bir hikâye aldı. Genç sayılabilecek yaşına rağmen derviş olmuştu Rüstem. Tara’nın hayalini kurarken geçirdiği o çöl gecelerinde rüyalarına sokulan gözler, Dilasa’nın gözleriydi. Bir insana, onu tanımadan nasıl âşık olabilirdi bir insan?

İçindeki fillerle döndü Rüstem. Yıllar boyu bir aşkı ağrısıyla büyütmüştü. Sürgün gibi uzak durduğu bu şehre girdiği gece tüm pencereler karanlıktı. En çok da Dilasa’nın penceresi. Orada ışık çoktan çekip gitmişti. Bekleme sırası Rüstem’e geldi. Tara’nın ışıltısını her gece gökyüzünü kaplayan milyonlarca yıldızda görüyor, uzaktaki ve hiç kavuşamadığı sevgilisini gördüğü ilk ve son anı hatırlıyordu. Son görüşte âşık olmuştu Dilasa’ya. Ağrısını alıp çıkmıştı o evden. Yıllarca göğsünde taşıdı bu ağrıyı. Sevgilisi gibi sevdi ağrısını.

Bir ömürlük bekleyişine soyundu. Başka hiçbir şeyi yoktu. Sonra bir gece, binlerce yıldız kaydı. Yabancı bir karanlıkta ölüyordu bir defa bile sarılamadığı, öpemediği, kokusunu içine çekemediği Dilasa. Tek tesellisi, onu görmeden içinde yayılan aşkını, nişanıyla göstermiş olmasıydı.

Bizi hayatta asıl yalnız kılanlar, uzağımızdayken kaybettiklerimizdir. Derin bir iniltiyle hissederiz artık olmadıklarını, gidişlerini. Ansızın içinizde bir parçanızın kopup gittiğini, artık hayatta biraz daha yalnız kaldığınızı hissettiğinizde bilin ki dünyanın herhangi bir yerinde bir benzeriniz o an ölmüştür.

Rüstem hayatının kalanında hiçbir haber alamadı Dilasa’dan. O gece yıldızlar haber vermiş olsa da, içinde bir karanlık büyüse de bekledi. Gelsin diye değil; bir yerlerde onu özlediğini bir şekilde haber versin diye bekledi. “Hiçbir kadının gözlerine, senin gözlerine baktığım gibi bakamam” demişti o gün içinden. Dilasa’nın gözlerinde bir ömürlük aşkının yansıdığını gördüğü an.

HAYAT

Kimseye Yaranamadım

Hayatım boyunca iyi bir insan olarak kalmaya çalıştım.

Mutlu ettiğim çok insan oldu. Çok insanın hayatına iyi bir şeyler kattığımı düşünüyorum. Benden haberi olmayan, kimselere söylemeden iyilik yaptığım insanlarım var.

İyi bir insan olarak kalmak istedim sadece. İşimde de, özel hayatımda da başarmak için hileye hurdaya başvurmadım. Her sabah aynaya bakarken yüzümde o “iyi insan olarak kalmanın gururu”nu görmek istedim.

Çocuğuma gelecekte hayatla ilgili öğütler verirken, savunamayacağım şeyler yapmış olmamak için gayret ettim.

Pek çok hata da yaptım elbette. Üzdüğüm, kırdığım insanlarım da oldu. Ama bir insanın canını bilerek ve isteyerek hiç yakmadım. Hiçbirinin arkasından konuşmadım. Taş taşıdım, laf taşımadım.

İyi bir insan olarak yaşamak ve ölmek istiyorum. Çıplak geldim çıplak gideceğim. Bu hayatta sevdiklerime, yakınımdakilere güzel hatıralar bırakayım yeter.

Hayatım boyunca iyi bir insan olarak kalmaya çalıştım.

Ama bir yerlerde bir şeyleri hep yanlış yaptım.

Dönüp bakıyorum da… Vardığım nokta hep aynı oldu. Kimseye yaranamadım.

HAYAT

Ölüm Bizim Evimizdir

Bazı mezarlıklar, geceleri karanlık değildir. O mezarlıkların gece ziyaretçileri vardır. Ellerinde fenerler, mumlar, meşaleler, şarap şişeleri. Kadehlerle aydınlatırlar mezarlığı. Arkasına ağlamalar gizlenmiş gülüşlerle…

Hayatın gelip geçiciliğine karşı umursamaz durmaya çalışırken bile aslında onun oyununa geliriz ya; işte bunu anlamak insanda bir çaresizlik girdabı doğuruyor. Genetiğimize, DNA’larımıza işlemiş binlerce yıllık korkular, kaygılar, iç sıkıntıları en çok da konu doğum ve ölüm olduğunda ziyaret eder bizi. Kendi ölümümüz, başkalarının ölümü fark etmez. Tanımadığımız herhangi bir insanın ölümü de tuhaf bir şaşkınlık yaratır. Hayatın geçiciliğine ve biraz da geçen kısma olan bu kısa bakış karanlık bir korku salar içimize. En sevdiği oyunu oynayan çocuklarız. Karanlık çöksün istemiyoruz. Gün ışığı pelerinini alıp gittiğinde eve dönmemiz gerekir. Ölüm bizim evimizdir.

Birkaç sene önce çok yakın bir arkadaşımın babası ansızın, hiçbir şey yokken ölüverdi. Bir gün sonra cenazesi yapıldı. O gün haberim oldu, apar topar gittim mezarlığa. Anne ve babası yıllar önce ayrılmışlardı. Saymadım ama toplasanız 30 kişi ya vardı ya yoktu. Bazı insanların ne kadar yalnız, daha doğrusu kendi halinde bir hayat sürdüğünü cenaze törenlerinden anlarsınız. Defin için camiden mezarlığa geçildiğinde ben biraz uzaktan seyrettim. Arkadaşım, dünyanın en üzgün yüzüyle babasının bedeninin üzerine kürek kürek toprak atıyordu. Ben onu uzaktan seyrediyordum. O sırada aklımdan geçen şey şu oldu: Yıllar sonra ben o çukurda yatacağım, oğlum benim bedenimin üzerine kürek kürek toprak atacak, oğlumun bir arkadaşı bizi uzaktan izleyecek. Ve aklından, şu anda benim aklımdan geçen düşüncelere çok benzer düşünceler geçecek. Sonra o düşünceler bir vapurun bacasından çıkan kara duman gibi masmavi gökyüzünde dağılıp gidecek. Çünkü öyle olmak zorunda. Hayat devam etmeli.

Bir insanı ilk kez görmekten daha önemli bir şey varsa, o da son kez görmektir. Ben oğlumu doğumundan dakikalar sonra ilk gördüğüm anı dün gibi hatırlıyorum. Onunla büyümek, o büyürken yaşlanmak ne güzel. Fakat bir zaman gelecek, karanlık çökmek üzereyken, artık eve dönme vakti geldiğinde başım oğlumun dizlerinin üzerinde, onun gözlerine bakarak gitmek isterim. Oğlum, Çınarım saçlarımı okşasın, gülümsesin bana, yolcu etsin gözleriyle. Onun da beni son görüşü böyle olsun isterim. Vedalaşmaları hiç sevmem. Fakat bunu galiba seveceğim.

Hazır bu konulara girmişken, birkaç kelam daha edeyim, dünya hali. Beni tanıyan herkes bilir; hayatım boyunca doğum günümü kutlamadım çocukluk yıllarım dâhil. Bilmiyorum gelecekte değişir mi bu huyum. Fakat isterim ki, oyunu bırakıp eve gitmemden sonra, insanlar beni doğum günlerimde değil; ölüm günlerimde hatırlasınlar. Sevdiğimiz bir yerde toplanıp benim için kadeh kaldırsınlar. İnsanları ölüm yıldönümlerinde hatırlamak, yaşarken doğum günlerini hatırlamaktan değerli benim için. Çünkü en çok ölülerin hatırlanmaya ihtiyacı vardır.

HAYAT

Mutluluk Hastalığı

Edip Cansever’in olağanüstü şiiri Ben Ruhi Bey Nasılım, “Niye ölmemeli öyleyse / Yaşamak mutlu bir devinimse.” dizeleriyle bitiyor, korodan önceki son bölümde.  Hayattaki pek çok duyguda olduğu gibi, mutluluk da alabildiğine göreceli, insandan insana, kültürden kültüre değişiyor. Nedir mesela sizi mutlu eden veya eksikliğiyle mutsuzlaştığınız şeyler? Eşyadan bahsedecek olursak; ev, otomobil, yazlık, tekne, bir Fender Stratocaster gitar veya bir Harley-Davidson motor? Örnekleri artırabiliriz çünkü o kadar çoklar! Fakat konu parayla satın alınamayan şeylere geldiğinde örneklerin sayısı bir anda azalır.

Mutluluk bence, hayatta bizi diğer insanlardan ayıran şeylerdir biraz da. Örneğin doğuştan gelen veya sonradan edinilen yetenekler. Yetenek ve başarı tek başına parayla satın alınamaz. Parayla kolaylaştırılabilir pek tabi. Eksikliği mutsuzluk veren yegane duygu, insanın sosyal bir canlı olmasından sebep, diğer insanlar oluyor. Âşık olduğu ve bir ömür sırtını yaslayabileceği eş, doğurup büyüteceği çocuk, dertlerine ve sevinçlerine ortak olacak arkadaş, her daim yanında hissedeceği anne-baba ve kardeşler… İnsan yine bir başka insanla mutlu oluyor en çok.

Mutluluğumuzu biraz da hayattaki amacımıza, daha doğrusu misyonumuza borçluyuz. Modern insan için bunun adı “iş”. Parlak bir mesleğiniz, havalı bir ünvanınız, gösterişli bir çalışma ortamınız varsa, her pazartesi sabahı çalışmaktan nefret ediyormuş şımarıklığı yapmanız ve her cuma bir haftayı daha geride bırakmış olmanın şaşahalı mutluluğunu sergilemeniz için yeterli olanaklara sahipsiniz demektir. Sizden iyisi yoktur çünkü. Eh, gerisi de hallolur zamanla. Erkeklerin ve kadınların değer yargılarında da işte bu en temel mutluluk bileşeni farklı dereceklere sahip. Erkek ve kadının hayata, insanlara ve ciddi meselelere bakışı apayrı bir yazının konusu. Üzerine çokça yazılmış şeyler bunlar elbette. Vadedilmiş, öğretilmiş, güdümlenmiş mutluluk söz konusu olduğunda kadınların çok daha detaycı ve titiz olduğunu söyleyebilirim. Kadınlar adeta birer mutluluk mimarı. Üstelik aç gözlü değil, erkeğin farkına bile varamayacağı kadar basit ve önemsiz görünen pek çok şeyden küçük mutluluklar çıkarabilir kadın. Üstelik bunu yaparken, çevresinde bulunan farklı rollere sahip erkekleri (sevgili, eş, arkadaş, akraba, platonik âşık vs.) bu uğurda görevlendirmeyi (kullanmayı değil!) son derece iyi becerebilen kadınlar da yok değil.

Şehir kadınının mutluluk basamaklarının ilk sıralarında eğitim ve iş hayatında başarı yer alıyor. Bu başarılar hem aile, hem de sosyal çevrede itibarın yanı sıra, kendine güven kazandırıyor. Bu güven ve şerait altında kadının artık “gerçek” mutluluğu elde etmek için önünde engel de kalmamıştır. Esasında, kadının mutluluk imgesi çok daha sahici ve anlamlı. Çocuk olmaktan kurtulamayan erkek için mutluluk uzun dönemlerde kendiyle çelişen biçimlerde ortaya çıkarken, kadında mutluluğun daima net ve karşılığı olan bir hali var. Yüz yıllardır ezilen, baskı altına alınan, erkek cinsinin kendi arasındaki küçük beyinli hesaplaşmasına kurban ettiği kadınlar için çok eski bir hesap var. Erkek bu geçen zaman içinde kadına öyle zulm etmiş ve etmektedir ki, kadın cinsi erkeğe ne yapsa yeridir.

(Bazı konuları yazmaya başlıyorum ve bitmek bilmiyor. Örneğin bu yazıya 3 ay önce başladım, arada açıp devam ettim. Fakat bir türlü sonuna bağlayamadım. Öyle olunca da yayımlayamıyorum bir türlü. Bu defa yayına alayım, aklıma geldikçe eklerim diye düşündüm.)

ÇEKMECE

Çöl, Rüzgâr, Yıldızlar

Çocukken her gece uyumadan önce balkonda bir süre yıldızları seyreder, uzun süre baktığımda bana yaklaştıklarını düşünürdüm. Gördüğüm binlerce yıldız arasında kendime bir tanesini seçer, onun benim yıldızım olduğunu hayal ederdim. En parlak veya en büyük yıldız olmazdı çoğunlukla. Ama benimdi. Uyumaya giderken el sallar, “iyi geceler güzel yıldız” derdim.

Aradan yıllar geçti. Yıldızlarla vedalaşalı çok olmuştu. Bir gece gökyüzündeki karanlığa bakarken, yıldızları özlediğimi hissettim ve geceyi takip etmeye karar verdim. Sokaklar, caddeler, otoyollar aştım. Şehirler geçtim. İnsansız, kimsesiz bir yer bulana dek yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm. Kendime bir çöl buldum. Issız, karanlık, uzak, kimsesiz, yalnız bir çöl. O çöle alıştım, çöl beni kabul etti. Sonra yıldızlara kavuştum tekrar, yıllar sonra.

Her gece farklı bir yıldız seçiyordum yine, hiçbiri diğerine benzemiyordu. Çölde gece soğuk ve karanlıktır. Tıpkı ölüm gibi. Üzerimi örten yıldızlar sonsuzlukla doluydu. Uzun, aydınlık bir yol gibiydi yıldız denizi.

Çölde geceleri sadece rüzgarın sesini duyarsın. Yeterince uzun kaldıysan orada ve çölün lisanını çözdüysen, rüzgar sana haberler getirir uzaklardan. Bir selam, bir hasret, bir haykırış!

Her zamanki gecelerden birinde rüzgar çok yakınlardan bir haber getirdi. Öyle yakın bir haberdi ki bu, sesindeki soluğu hissedebiliyordum rüzgarın dalgasında. Soluğundaki kokuyu, o kokunun içindeki sırrı, o sırrın içindeki daveti. Rüzgar saatler boyu soluğunu taşıyıp durdu bana. Ayaklarım neredeydi benim ayaklarım? Yoksa yıldızlara mı tutunuyordum?

Bir taş yığının önünde durdum. Rüzgar burada çekildi huzurumdan. Taşların birkaçını aralayınca ışığı gördüm. Onlarca taş emir almış gibi düştüler peş peşe. Yolumu açtılar, selam durdular, aralarından geçtim. Bunca ışık ne arıyordu burada? Ve sen ne yapıyordun tam ortada? Eline uzandım, elinde elim. Işığına sarıldım, aydınlığına karıştım.

Diğer elindeki tarağı aldım. Yıldız tozlarını taradım saçlarından. Gözlerini açtın, yüzüme dokundun. Başını usulca omzuma koydun. Uzun yoldan gelmişsin, yorgunsun. Hangimiz yolcuyduk kim bilir? Ve neden burada buluşmak için çağırdın beni?

Orada biz hiç konuşmadık. O taş odanın içinde, dışarıda binlerce yıldız üzerimize yağarken, uzun uzun sustuk geceler boyu.

Yalnızca geceleri görünmenden, rüya olduğunu anladım.

ÇEKMECE

Gece Otobüsü

Bir gece otobüsüne bindiğimizi hayal et. Birkaç şehir birden geçerek São Paulo’ya varıyoruz. Bilmem kaç gün kalıyoruz bu muhteşem şehirde.
Oradan yine otobüsle Santa Caterina’ya giderken bu şarkı çalıyor radyoda. İncecik bir sigara sarıp yakıyorsun, otobüsün penceresi yarıya kadar açık. Dışarıda zifiri karanlık. Sen pencereden dışarıyı seyrediyorsun, ben seni. Rüzgarın taradığı ince telli saçlarını.
Omzumda uyuyorsun, saçlarında deniz kokusu. Sabaha karşı Santa Caterina’da açıyorsun gözlerini. Oradan derme çatma bir katamaranla ver elini Buenos Aires! Brezilya’dan Arjantin’e geçmek, bundan daha güzel olamazdı.
Dinlemek için: Eres todo en mi

 

Benim her şeyim

Sen benim her şeyimsin
Beni aydınlatıyorsun, mutlu ediyorsun
Varlığıma güç veriyor varlığın
Sadece, aşkım

Bana sarılırsan
seni içimde hissederim
Ben tek başıma göremem orayı
Sen benim ışığımsın

Sen benim her şeyimsin
O tatlı dudaklarının arasında bir yağmur
Beni en derin okyanuslara sürüklüyor
Tüm sesleri senden duyuyorum

Sen benim her şeyimsin
sonsuza dek
Seni gördüğümden beri
anlıyorum ki bir daha asla
aşktan korkmayacağım
Yeniden doğurdun beni

Senin için, sadece senin için
Dünya yıkılsa da sadece aşkın yeter
Gidelim arkada uzun bir yol bırakarak
Sadece sen ve ben
dans edelim şimdi
Gökyüzünde beyaz bir bulutun üzerinde
Gözlerin bir bulut gibi parlıyor
Benim için, benim

Sihirli bir öfke bu, nefesini hissediyorum
Bilirsin, yolları severim
Bu yüzden aşkım için dönüyorum
Sadece aşkın, benim aşkım

İspanyolcadan Serbest Çeviri: Erdal Kaplanseren

HİKÂYE

Karanlık Oda

Çoğunlukla karşılaşmalar ve geniş arkadaş buluşmalarında bir araya gelirdik. Murat’la, Beşiktaş’ta bir kafede karşılaştığımda yanımda en yakın arkadaşlarımdan biri vardı. Masasının yanından geçtiğimiz sırada sesimizden tanıyıp seslendi. Bir arkadaşını bekliyordu, seve seve kabul edip ona eşlik etmek üzere masasındaki iki boş sandalyeye oturduk. Mezun olup avukatlık için büyük bir adım daha atmasına az bir zaman kalmıştı ve heyecanı her halinden belliydi. Ana gündemimiz de elbette bu oldu.

Cep telefonunun olmadığı yıllar. Biriyle bir saate bir yerde buluşmak için sözleşirsiniz. Gelmezse beklemekten başka çareniz yoktur. Beklediği kişi gelmedi, gelemedi. Murat’ın keyfi kaçmıştı, belli ki gelmesini çok istediği biriydi. Bundan bahsetmedi, biz de sormadık. Saat epeyce ilerlemişti. Bir müddet daha lafladık, sonra kalmak için Beşiktaş’taki evine gittik. Arkadaş evinde kalmak, o zamanlar için kafede masasına oturmak kadar alelade bir şeydi. Akaretler’de, sıra evler olarak anılan, o yıllarda harabe görünümlü olan iki katlı binalardan birinde oturuyordu. İki kanatlı, dar ama yüksek demir kapıyı bir tekme yardımıyla açtı. Sanırım evin kapısı kilitli değildi, kolunu çevirip kapıyı açtı.

Arkadaşımla içeriye biraz çekingen adımlarla girdik. Antre zifiri karanlıktı. Sadece salonda ve tuvalette lamba olduğu bilgisini verdi Murat. Ne fark ederdi ki? Her yer, her zaman karanlıktı ona. Önümüzden yürüyüp salona geçti, ışığı yaktı. Lamba yandı fakat odayı adamakıllı aydınlatmıyordu. En son ne zaman yanmıştı bilmiyorum. Salondaki eski tip, arkası kitaplıklı kanepeye oturduk. Tek sıra kitaplığı olan, iki tarafı dolaplı kanepelerden.

Kısa sessizlikten sonra kanepe kitaplığından bir fotoğraf albümü çıkardı Murat, bakmamız için bize uzattı. Onun hiç görmediği fotoğraflarına bakmaya başladık. Karşımızdaki koltukta oturdu. Fotoğraflarda gördüklerinizden merak ettiğiniz olursa bana sorun dedi. Albümün ilk sayfasından itibaren tüm fotoğraflar kronolojik biçimde sıralanmıştı. Murat, doğuştan görmeyen biri. Fakat her işini kendi görmesi, şehrin diğer ucuna otobüsle aktarmalar yaparak bir başına gitmesiyle bizi kendine hayran bırakırdı.

Fotoğraflar, hayatımızın farklı dönemlerindeki ruh hallerimizin birer vesikası. Murat’ın çocukluk fotoğraflarına bakarken, yüzündeki derin hüznü ve mutsuzluğu okumak için uzman olmanız gerekmez. İlk gençlik döneminde bu hüzün ve acı yerini ince bir olgunluğa bırakıyor. Sakin, zararsız, umutsuz, kendi halinde bir mutsuzluk. Fotoğraftaki insanların hepsinin yüzünde kocaman gülümsemeler, sadece Murat’ın yüzünde olmayan dev gülücükler.

Albümün sayfalarını çevirdikçe, Murat’ın hayatı bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçip giderken; bir insanın hayatına bu şekilde konuk olmanın ikircikli duygularını yaşıyordum. Sayfaları çevirdikçe Murat’ın yaşı ilerleyor, Murat büyüdükçe yüzündeki keder yerini ince bir gülümsemeye bırakıyordu. Taşradaki evinden, ailesinden, mahallesinden uzaklaşıp İstanbul’a gelmesi, üniversitede hukuk fakültesine girmesi belli ki umudunu yitirdiği hayata sil baştan başlamasını sağlamıştı.

Artık fotoğraflardaki herkesin yüzü gülüyordu. Tanıdık simalar görmeye başladık. Ne zaman çekildiğini hatırlamadığım birkaç karede kendimi gördüm. Fotoğraflara bakarken arada gördüklerimizle ilgili Murat’a sorular soruyor, o sırada hangisine baktığımızı bilmesi için genel geçer yorumlar yapıyorduk. Son sayfalara gelirken albümün içinden yere bir zarf düştü. Hemen alıp albüm sayfalarında belirsiz bir yere koydum. Ses konusunda doğal bir hassasiyeti olan Murat, “isterseniz okuyabilirsiniz” dedi. Tereddüt etmeden zarfı açıp içimizden okumaya başladık. Sesli okumamı istedi, sesli okudum. Muhtemelen zaten okumamız için oradaydı. Bazı insanlar, bazı şeyleri anlatmak yerine, sizin kendiliğinden görmeniz veya tanık olmanız için delillerini göz önünde bir yerlerde bırakırlar.

Bir veda mektubuydu. İlk cümlesinden anlaşılıyordu. Belki de not demek daha doğru olur. Hızlıca yazılmış, Sirkeci’den postaya verilmiş bir mektup. Bir insan, aynı şehirde yaşayan birine neden mektubu postayla gönderir ki? Üstelik mektubun muhatabı doğuştan görme engelli biriyse… “Hoşçakal”la biten ağır bir mektup olduğunu gayet net hatırlıyorum. Üzerindeki pulun mürekkebi dağılmış olan zarfa yavaşça yerleştirdim, daha önce belli ki defalarca buruşturulmuş kağıdı. Albümün içinde herhangi bir sayfanın arasına koydum. “Yokluğuna alıştın mı?” soruma 5-6 saniyelik sessizliğin ardından, “Acılara alışmak konusunda doğuştan bir yatkınlığım var” cevabını verdi.

Son dönem fotoğraflarındaki gülümsemenin altında usulca duran acının farkına vardım bu sözüyle. Aslında acısı geçmiyordu. Sadece o acıyla yaşamaya kendini alıştırıyordu. Çocukluk ve ilk gençlik dönemlerine mal olan bir kabullenişten sonra, hayatın ona artık büyük mutluluklar sunacağını düşünürken yeni acılarla tanışmıştı. Aşkın gözü kördür derler. Aşk insanın gözünü kör etmez. Bilakis, herkesten daha iyi görür âşık olan. Kimsenin göremediklerini gördüğünden zaten bu haldedir ya! Bir soru hakkım daha olduğunu varsaydım. “Geri dönecek mi?” soruma bu defa hiç es vermeden “İstanbul’a dönecek mi bilmiyorum ama bana dönmeyeceğinden eminim” cevabını verdi.

Artık uyumanın vakti gelmişti. Salondan çıkarken, anca kendini aydınlatabilen lambayı söndürdü. Bir müddet daha karanlıkta, o kanepede konuşmadan oturduk. Yoldan manevra yaparak geçen otomobillerin farları pencereden içeriye dalıp üzerlerine karanlık sinmiş duvarları tarıyordu.

HAYAT

Suret-i Endâm

Patrick Süskind’in müthiş romanı Das Parfum, koku duyusu olağanüstü seviyede olan Jean-Baptiste Grenouille adlı yarı deli bir adamın sıra dışı hikâyesini anlatıyor. Metrelerce mesafeden herhangi bir şeyin kokusunu tüm ayrıntılarıyla alabilen Grenouille’in en büyük sorunu, kendi kokusunu alamaması. Ömrü boyunca kendi kokusunu arar kahramanımız; genç kızların bedenlerindeki kokuyu çalma derdine düştüğünde de.

Hayatın bir yansıması bir bakıma bu roman. Gösterişli anlatımı ve gerçeküstülüğün sınırlarında gezinen olayları ayrı bir yere koyarsak, bizim hikâyemizi de anlattığını söyleyebiliriz.

İnsan en çok kendi kokusuna yabancıdır. Hayatta binlerce şeyin kokusunu ezbere biliriz ama bize en yabancı olan, kendi öz kokumuzdur çok garip biçimde.

Sadece kokuyla kalmıyor! Sesimiz de yabancı. Çoğu insan, sesinin kaydını dinlerken kulaklarına inanamaz, “bu benim sesim mi?” diye sorar yadırgayan bir tavırla. Evet, senin sesin. Kendi sesimizi dışarıdan bu şekilde duymaya alışkın olmadığımız için garipsediğimizi sanıyoruz. Belki öyle, belki değil. Üstelik diğer insanlar hiç yabancılamadan, kayıttan çalan sesin, senin gerçek sesinle tıpatıp aynı olduğunu söyleyecektir. İnsanoğlu kendi sesinin kaydını kaç yıldır duyma şansına sahip? 100 yıldan çok daha az…

Koku ve ses şöyle kenarda dursun. Gelelim esas meselemiz olan “suret”e… Kendi suretimizin de yabancısıyız. Sesini ve kokusunu yadırgayanların, kendi video görüntülerini de benzer biçimde yabancılamasına ne demeli?  Yürüyüşünüz, duruşunuz, basit alelade beden hareketlerini ne kadar da tuhaf duruyor öyle değil mi? Sanki o ekrandaki siz değilsiniz de bir yabancı.

İnsan en çok kendi suretine yabancıdır. Canlı, doğal gerçekliğiyle her şeyi görebiliriz ama sadece kendi suretimizden mahrum kalırız ömür boyu. Mutlaka arada bir başka nesnellik olur kendi suretimizi görebilmemiz için. İlle de bir ekran, kamera olmak zorunda değil; herhangi bir parlak yüzey, suyun yüzeyi veya en çok baktığımız nesne olan ayna…

Kendi suretimizi canlı haliyle görmemiz ne yazık ki mümkün değil. Aynalara mahkumuz. Peki, siz aynalara inanıyor musunuz? Ben inanmıyorum. Aynalar bize doğruyu söyleyemez. Sadece fiziksel bir kaideyi yerine getirmekle yükümlüdürler. Bunu yaparkenki yanılgı payları konusunda bir fikrimiz yok. Olamaz da. Bir başkasının sizi gördüğü hali asla bilemezsiniz. İnsanın kendi suretine böyle yabancı olması ne acı…

Bir aynanın karşısına geçip kendinizi seyrettiğinizde aslında kendinizi değil, doğanın sizin için hazırladığı sahte bir görüntüyü, kötü bir kopyanızı seyrediyorsunuz.

Bu yüzden, sizi en iyi başkaları seyreder.

HİKÂYE

Deniz Kabukları

Duygu’ya…

Çoğunlukla iyi bir dert ortağı, iyi bir dinleyici oldum. Bu sebepten omzumda çok arkadaşım ağladı. Hayata ve ilişkilere dair öğrendiklerimde büyük payı var her birinin. Yanınızda biri acı çekerken, hayata karşı daha sağlam duruyorsunuz. Çünkü onun size yaslanmaya ihtiyacı var. Onlardan biri, beni 5 yıl arayla iki defa arayıp aynı ses tonuyla “orada mısın?” dedi. Sesinin her halinden anlıyordum ne kadar da kötü olduğunu. Biliyor musunuz; sizi gerçekten tanıyan biri, öyle bir durumda size “iyi misin?” diye sormaz; “neredesin?” der. Bildiği bir şeyi sormamalı insan. İyi değilsin, çok kötü hissediyorsun ve şu anda son duymak istediğin şey, seni daha da kötü hissettirecek bir “iyi misin?” olacaktır. İnsanlar iyi değilken, bu -kör değilseniz- her hallerinden belliyken onlara böyle sorular sormayın. Çünkü o sırada cevaplar arar, cevaplar duymak isterler. Sizin yeni sorularınız onlara hiç iyi gelmeyecek.

“Evdeyim” dedi. Çok yakınım sana, 5 dakikaya geliyorum dedim. Tahmin ettiğim gibi bir görüntüyle karşılaştım. Perişandı. Yüzünü, gözlerini, omuzlarını, kollarını tarif etmeme gerek yok. Perişandı diyorum, anlarsınız işte. Onu evden çıkarmalıydım, “temiz hava iyi gelir”, evet iyi gelir. Fındıklı parkında denizi az biraz gören, kargaların ekmek parçalarını kapma patırtısını izleyebileceğimiz bir bankta oturduktan sonra, o sessiz törenimiz başlar. Asla soru sormam. Beklerim. O anlatmak istediği zaman zaten anlatacak. Bunu anlatmayacağı biri olsaydınız, sizi aramazdı ve o sırada orada sizle olmazdı zaten değil mi? Bu yüzden ayaklarımı uzatır, geriye doğru esner ve düşmemek için direnen yaprakları izlerim. Belki de o yaprakların düşmek isteyip de orada kaldıkları için üzgün oldukları ihtimali üzerine kafa yorarım. İşte tam da bu anlarda bu hayalimi yırtarak konuşmaya başlar Erkan. Bu durumun neredeyse aynısını daha önce sadece bir defa; üstelik birkaç yıl önce yaşamış olmam bir şeyi değiştirmez. Bazı şeyleri derinden öğrenmek için sadece bir defa yaşamanız yeterli olur.

-birkaç yıl önce-
“Gitmiş.” Tek bir kelimeyi bile tamamlamaya yetmedi soluğu. İkinci hecesi bir inilti gibi çıktı. Önceki gün duygularını itiraf etmişti ona. Geceye doğru ofisten aynı anda çıkmışlar. Bizimki teklif edince kız da kabul etmiş birer kahve içmeyi. Oracıkta bir anda dökülmüş, ne var ne yok anlatmış. Bana aylarca anlattığı onca şeyi birkaç dakikaya nasıl sığdırmış olabilir ki? Bu mümkün değil! Fakat eminim anlatmıştır.

Çoğu insan kendini ifade edemez. Şanslı bir azınlık bunu yapabilir. Fakat ifade ettiğinizle, karşınızdakine gerçekten anlattıklarınız çoğunlukla eşit olmaz. Erkan çok güzel anlatırdı. Anlatırken bir yandan sanki dinlerdi. (O sırada konuşmadan sizi dinleyen birini nasıl dinleyebileceğinizi bilmiyor musunuz? Bu konudan bir ara bahsetmeliyim.)

“Ne zaman âşık olursun biliyor musun? Onu gördüğün ilk anda. İşte tam o zaman kanına bulaşır, damarlarında yol alır, vücuduna yayılır. İşte onu ilk gördüğüm an kollarım iki yana düştü. Durdum,  onu seyrettim. Bana doğru gelişini seyrettim. Bana doğru o kadar güzel yürüyordu ki, keşke hep bana doğru böyle yürüse diye aklımdan geçirdim. Sonra işim gücüm onu seyretmek oldu. Beni fark edip etmemesi önemli değil. Her haliyle sevmeyi öğrenmek istiyordum. Çünkü aşk tek bir solukta yaşanmaz ki. Her şeyine birer birer âşık olursun. Aynaya bakışına örneğin, âşık olursun. Bir insan aynaya bakarken neyi seyrediyor olabilir? Sadece kendini seyrediyor olamaz bu şaşkınlıkla. Aynaların içinde gördüklerimizi boyut algımız yetse de anlasak. Daha pek çok şeyde! Fincanı tutuşuna ne demeli? Bir serçe parmak bu kadar mı güzel selam verir?”

“Gitmiş” dedi tekrar Erkan. Öylece, hiçbir şey söylemeden, bir not bile bırakmadan istifasını vermiş ve eşyalarını bile doğru dürüst toplamadan gitmiş. Önceki akşam, kahve fincanları ellerinde soğuduktan sonra kalkmışlar kafeden. “Seni bu gece evimde misafir etmek istiyorum” demiş Erkan’a. Bunun romantik bir davet olmadığı her halinden belli. Belki o da kendisinden, duygularından bahsedecek. Sonrası nasıl gelişir bilinmez. Ne olabilirdi ki?

“Bir insan bir başka insanı herhangi bir halinden ötürü değil, sadece varolduğu için sevebilir mi? Ben onun varoluşunu seviyorum. Bir kediyi bile uyandırmayacak sakinlikteki sesiyle, saçının bir buklesiyle, ansızın bulutlanan bakışlarıyla, ince uzun kollarıyla, her şeyiyle seviyorum…ama…haberi yok. Onu sadece o olduğu için seviyorum. Minör, klişesiz, ezbersiz, okulu ilk defa kırmak kadar heyecanlı. Bir çocuk nasıl beklentisiz ve hesapsız âşık olursa öyle seviyorum…ama…haberi yok. ”

Belki de bundan habersiz olmaya devam etseydi, daha iyiydi be Erkan ha? Onla birlikte yaşadıklarını, aslında an olarak adlandırabileceğimiz o kısa zaman dilimlerini anlatmakla bitiremiyordu. O gece eve gittiklerinde, ev sahibi misafiri için bir plak koymuş, iki kadeh şarap getirmiş, çocukluğundan bahsetmiş. (“Onun çocukluğunu çocuğum gibi sevdim” demişti Erkan, hatırladım.) Sonra koltukta öylece sessizce durmuşlar bir süre. Birbirlerine bakmışlar, sarılmışlar, çok uzun sarılmışlar. Saçları birbirine sarılmış, sarmaşık olmuş. Gün açarken yolcu etmiş Erkan’ı. Dudaklarının kenarından öpmüş uzun uzun, pencereden el sallamış.

Bir zaman sonra uzun uğraşlardan sonra öğrendi Erkan, hemen ertesi gün şehri terk ettiğini. Bir insanı terk etmek ağır dersiniz değil mi? Bir insanı, o şehirle birlikte terk etmek nedir peki? Sizi şehirle bir başınıza bırakıp gitmekten bahsediyorum. Bunu tahmin bile edemezsiniz, edemeyiz.

—ve tekrar şimdi—
“Ölmüş”. “Çok hastaymış. Ben ona kızarken ve acıdan inleyerek onu özlerken, o çok uzakta anneannesinin evinde sessizce ölüyormuş.”

Oturduğumuz bankın önünde bir karga, ağzındaki kuru ekmek parçasını yere bıraktı, tam da su birikintisine. Birkaç saniye bekledikten sonra ekmeği suyun içinden tekrar aldı ve yedi. Bu sahneyi seyrederken kamera bizden uzaklaştı, bizim sahnemiz yansıdı perdeye. Elleri paltosunun cebinde bankta oturan bir adam ve omzuna başını koymuş bir başka adam. Deniz az ileride belli belirsiz.

Çıkış