Kategori

EDEBİYAT

HAYAT

Anneler, Babalar ve Büyük Çocuklar

Dedem öldüğünde hepimiz çok üzülmüştük fakat annemin yaşadığı üzüntüyü çocuk aklımla bile çok derinden hissetmiştim. Aradan haftalar geçmişti ama hâlâ anneme sarılmaya çekiniyordum. Çünkü ne zaman ona sarılsam beni göğsüne bastırıp hıçkıra hıçkıra, bir çocuk gibi ağlıyordu. Çocuktu, babasını kaybetmişti.

Galiba anne-babasını yitirmek, insanın içine düşen ilk korku. Annesinin bedenini terk ettiğinde başlayor ve bir daha hiç bitmiyor.

Bir arkadaşım anlatmıştı; 80’li yaşlarında olan babaannesiyle sohbet ederlerken, kadıncağız bir anda durup, “benim de annem-babam vardı” diyerek ağlamaya başlamış. İnsanın anne ve babası onu çocuk kılıyor. Aradan ne kadar zaman geçmiş olsa da, ne kadar büyüsek de, yanımızda olsalar da olmasalar da…

Çocukluğumdan aklımda kalmış en berrak anılar arasında yılbaşı kutlamalarımız önemli bir yer tutuyor. Bazen akraba ve komşular da katılır, yılda bir defa herkes tüm acılarını ve hüzünlerini bir kenara koyup ağız dolusu gülerek mutlu olurdu.

O yılbaşı kutlamalarından birinde, büyükler kahkahalarla gülüp eğlenirken ben durmuş anneme ve babama bakıyordum. Mutlulukları beni de neşelendirmişti. Onlarsız ne yaparım diye bir kaygı belirdi birden içimde.

Ardından babamı düşündüm. O zamanlar annemin babası ve annesi hayattaydı. Fakat babamınkileri ben hatırlamıyordum. Uzun zaman önce ölmüşlerdi. Aklım almıyordu; babasını ve annesini kaybetmiş bir insan nasıl gülebilirdi, nasıl mutlu olabilirdi ki hayatının kalanında?

Hemen sonra ayırdına vardım; demek ki insan acılara alışıyordu, o acılarla yaşamayı ve farklı şeylerden mutlu olmayı öğrenebiliyordu. Bu şaşırtıcı hayat gerçeğiyle yüzleşmiştim 6-7 yaşlarımda.

Bu gerçeği kendi kendime keşfetmek içimde müthiş bir üzüntüye sebep olsa da, yaşanan acılarla bir şekilde baş etmenin yollarının da bulunduğunu düşünüp sevinmiştim. Bir çocuksanız bilirsiniz ki sizin için gelecek pek çok mutlulukla birlikte, üzüntü verici deneyimleri de garanti ediyor. Korkmanın faydası yok; bunlar yaşanacak. Yaşayıp öğreneceğiz, bu acıların içinden nasıl sağsalim çıkılıyorsa.

Babam henüz yeni doğmuş bir bebekken annesini kaybetmiş; yüzünü görmemiş, kokusunu içine çekmemiş, kucağında uykulara dalmamış, anasının kuzusu hiç olmamış. Annesiz veya üvey anneyle büyümenin örselenmiş çocukluğunda babam, hayatının ilerleyen yıllarında annesini kaybetmek gibi bir hissi yaşamadı çünkü doğuştan kaybetmişti onu.

Annemin babasını kaybedişi, hepimiz için çok büyük bir travmaydı. Hulusi Kentmen’e benzettiğim bıyığı, sesi, bakışları ve gülüşüyle; anlattığı masallarla, çocuk olup bizle oynamasıyla, binlerce anıyla hayatımıza yayılmıştı dedem.

İyi ki dedem oldu ama keşke bizle biraz daha kalsaydı. Rüzgar gibi geçen haytalık ve gençlik yıllarıma dönüp baktığımda görüyorum ki, belki de hayatımda en çok onun eksikliğini hissettim. Ben kocaman adam olup bir gazetede editörlük yaparken, çıkardığımız ekte yer alacak öğretici serideki tonton amca karaktere onun adını verecektim.

Bence insanların acıları geçmiyor. Sadece bu acılarla yaşamanın yollarını buluyorlar. Çünkü herkesin dediği gibi; hayat devam ediyor. En azından başkaları için. Ve o başkalarının hayatında yeriniz varsa, sizin için de devam etmeli. Öyleyse onarmaya ve yeni yollar bulmaya devam…

Babam, annesini kaybetmenin acısını bir çocukluk boyunca derinden yaşadı muhtemelen ve bir zaman sonra bu acıyla yaşamaya alıştı. Annesiz büyümüş bir baba ile çocukluğunda sadece babasından şefkat görmüş bir annenin çocuğuyum. İkisi de aslında anne sevgisinden mahrum büyüdüler. Ben annemle ve babamla büyüdüm fakat galiba özlerinde hissettikleri eksiliğin bir burukluğu içimde bir yerlerde usulca duruyor.

Anneannemle hiç özel bir ilişkim olmadı. Çocukken bir yaz tatilinin birkaç haftasını yanında geçirdiğimde farklı dünyaların insanları olduğumuzu anlamış, bana karşı hiçbir sevgi ve merhamet duygusunu içinde barındırmadığına dair güçlü bir inanç geliştirmiştim. Ona kızgın veya küskün değildim kalan yıllar boyunca ama ona karşı içimde başka da bir şey yoktu.

Anneannemi yaklaşık iki yıl önce kaybettik. Dedemi kaybetmemizden 22 yıl sonra. Ölüm haberini aldığımda üzüldüm fakat aklımdan hızlıca o klasikleşmiş “zaten çok yaşlıydı ve hastalıkları acı veriyordu” avuntusu geçti.

Ertesi gün cenazesine gittiğimde de üzerimde aynı serinkanlılık hakimdi. Sadece düğünlerde ve cenazelerde karşılaştığım akrabalarımın alt metinde hayırsızlık suçlamaları duran konuşmalarını dinliyordum.

O sırada birkaç metre ötemde, insanların omuzlarının üzerinde anneannemin tabutu belirdi. Cenaze aracına doğru taşırlarken, tabutunun önüne sarılmış yemenisini gördüğümde hıçkıra hıçkıra, sarsılarak, bir çocuk gibi ağlamaya başladım.

O an anladım ki çocuktum, annemin annesini kaybetmiştim.

ÇEKMECE

Çocuklar, Takvimler, Aynalar

Perulu kısa öykü yazarı Julio Ramón Ribeyro’nun, Prosas Apátridas adlı kitabında yer alan şu bölüm sanırım benim gibi pek çok babayı derin düşüncelere sürükleyecektir:

“Bir baba için en hakiki takvim kendi çocuğudur. Aynalardan ve yıllıklardan çok kendi çocuğumuzda varırız gelip geçiciliğimizin farkına; günden güne eskidiğimizin belirtilerini onda görürüz. Onun çıkardığı diş bizim kaybettiğimizdir; aldığı boy bizden eksilendir; onda ışıldamaya başlayanlar bizde artık sönenlerdir; onun öğrendiği bizim unuttuğumuzdur; ona yazılan yaş bizden silinendir. Onun gelişimi bizim tükenişimizin simetrik ve tersine görüntüsüdür. Çünkü çocuklarımız bizim zamanımızdan beslenir ve bizim varlığımızdan yapılan sürekli kesintilerden meydana getirilirler.”

Benim en gerçek takvimim oğlum. Onun büyümesi seyretmek büyüleyici. Bin hayatım olsa, binini de onunla yaşamak, ona vermek isterim.

Zaman ikimiz için çok farklı işliyor. Onun için saatin tik-takları henüz hiç duyulmuyor. Zaman sessizce, bardağa dökülen su gibi akıyor. Öylesine duru, öylesine sakin.

Henüz o aşamaya gelmemiş olsam da kısmen yaşayarak gördüğüm kadarıyla biliyorum ki insan yaşlandıkça su büyür, nehir olur. Geçerken bir şeylerinizi peşine takıp götürür. Bu bazen bir hastalık olur, bazen çok sevdiğiniz bir insan. Sizden alır, götürür ve peşinden çaresizce bakmaktan başka hiçbir şey gelmez elinizden. Su gibi geçer zaman, acımasız bir nehir gibi.

Çocukken kana kana içmek isteriz zamanı. Yaş aldıkça, yaşlandıkça isteriz ki yudum yudum içelim, dudaklarımız ıslansın yeter. Ah zaman! Her yaşta başka geçiyor.

Eski bir yazımda söylediğim gibi; “Zaman bir an önce geçsin diye sabırsızlanan çocuklardık. Bizim büyüdüğümüz, başkalarının öldüğü bir zaman.”

HAYAT

İçindeki Hayvan

Ansızın içinden bir parçanın kopup gittiğini hissettiğinde, bil ki dünyanın herhangi bir yerinde bir benzerin o an ölmüştür. Uzakta, yakında, yanıbaşında belki ama kimse bilmez, anlamaz, anlatmaz. 

Eksik kalmış bir vedalaşmanın burukluğunu bırakır geriye. Hani çok geç bulmuş da, doyamamış, kıymetini bilememişsin gibi. Yakıtı bitince kendi içine çöken bir yıldız gibi. İçindeki karanlığı biraz daha büyütür, büyütür.

Derken kavramlar birbirine karışır, bulaşır, biraz ondan biraz bundan. Acı ve mutluluk koyun koyunayken, ilk karşılaşmanın kardeş kokusuyla vedalaşır gibi sıcacık sarılırsın. Az zamanda çok büyük işler başarmış gibi, bulup da yitirmenin anlatılamaz çaresizliğini damıtır gibi, bir yabancı kıtaya atılan ilk adım olur o an. Sonrası derin mavi. Dünyanın bütün denizleri, deniz kıyıları, deniz kızları, deniz yıldızları.

Karşılaşmalar, ilk anlar, ilk bakışlar, ilk dokunuşlar hatırlanır. Fakat unutulmaz olan, sonunculardır. Bir dostumu, yerin iki metre altında toprağa verirken, üzerini örtmeden önceki son bakışım geliyor aklıma. Tek taraflı bir vedalaşma. Onun haberi yoktu, ben barışmıştım ondan geriye kalan sonsuzlukla. O gün evimin perdelerini kapatmadım.

İnsanın acısı hiç bir şeye benzemez. İnsanın acısı su olur, ağaç olur, taş olur, dağ olur. İnsanın acısına hiç bir şey dayanmaz. Su kurur, ağaç uğuldar, taş gözyaşı döker, dağ acıyla inler. İnsan kadar naif, insan kadar zalim canlı yoktur. Bundandır ki, en güzel sevgi de, en acımasız zulüm de insandan gelir.

Her insanın içinde kendinden başka bir hayvan var. Yabani kalmış, yabancı bir hayvan. Bazen ikizin gibidir, bazen dostun, yoldaşın. Belki asırlar önce yaşadı ve öldü, belki doğacak. Zamanın sonsuzluğunda gümüşi bir halkaya asılı duran; kadim bir saatin sarkacı gibi sallanır sallanır durur. Sarkaç durduğunda bir yer değiştirme töreni başlar ölümlüler için. Tatlı bir telaş.

Zamana göre değişir her şey. Hanginiz önce, hanginiz sonra. Yüz yıllar önce bir insanın hayvanıydın belki de. Geçmişten değilse, gelecekten. O, insan olacak; sen hayvan. Bir başkasının ‘ben’i, yabancı hayvanı olmak nasıl bir duygu, kim bilir. Yaşamayan bilemez, yaşayan anlatamaz. Dilsiz, izsiz, çaresiz.

Sen, ben, o. Kaçıncı tekildesin veya tekil misin? Bir sabah içindeki yabancı senden önce uyanır. Senin yerine sevgilini öper, işe gider, yarım bıraktıklarını tamamlar. Sonra geri gelir, yerini bilir. Hiçbir zaman biz olmayacaksınız. Sen ve o, o ve sen. Biri insan, diğeri yabancı. Sadece senin hissettiğin, başkalarının hiç bilmediği, sadece sana yabancı bir hayvan. Bazen akçaağaç olur, bazen semender. Her nedense kendini bulur, yerini bilir.

İçinden bir ses, ne yapmanı söylüyor? Şeytan diyor ki! Kör şeytan. Şeytan kör, zaman sağır. Yabancı suskun, yabancı tamamen zararsız, içine kapanık. Kapanmış fakat iyileşmemiş bir yara derinliğinde diplerde geziyor. İçinde bir yerlerde yıllarca dolaştırıp durduğun, soluksuz sımsıkı sarıldığın, bulup da bulamadığın, bir yabancı, bir can. Bin parçaya ayrılsa da, başını sokacak bir yurt bulacak kendine. Sensiz, kimsesiz. Ah zaman! Nelere kâdir, nelere şahit.

Yabancı hayvanın en aşina, en ölümcül iki hissi: Aşk, nefret. İklim değişir, duyguların göç mevsimi başlar. Kuş uçuşuyla, kuş bakışıyla. Canından uçurduğun şahinin pençesinde kalır yazın, yazgın, yangının. Aşk yakar, nefret buz keser. Aşk göz kamaştırır, ten kamaştırır. Nefret duyguların şahıdır. Beraber ve solo şarkılar. Yabancının en iyi oyunudur, o oynar sen izlersin. O çekilir, sen çekersin.

İçindeki yabancı hayvandan bahset. Anlatırken anlaşılır bir bilinmeyenliler. Günah çıkartır gibi anlat. Günahıyla sevabıyla, varıyla yoğuyla, varla yok arasında bir yerlerde. Çalınan kalpler elbet bir gün kırılır, sen anlat yine de. Günah çıkartır gibi anlat. İçindeki yabancı hayvandan bahset, sana bana ona yapıp ettiklerinden. Günahı boynuna.

Şarkı bittiğinde, anlarsın ya; artık uzayıp gitmenin zamanı geldiğinde, ilk buluşma anını hatırlamadığın o tuhaf birlikteliğin yer değiştirme töreni başlar. İçindeki yabancı hayvanı ilk defa bu kadar yakından görürsün. Sana sarılır, başını okşar, öper, koklar. Olur böyle şeyler. Hayat… Başlar da, biter de. Nerede duracağını kimse bilmez, anlamaz, anlatmaz. Uzakta bir yerde ansızın bir benzerin, içinden bir parçanın kopup gittiğini hisseder.

HAYAT

Cenaze Nedeniyle Kapalıyız

Görmüşsünüzdür; bir dükkanın kapalı kapısında veya vitrin camında “cenaze nedeniyle kapalıyız” yazısını pek çok defa.

Sizin de içiniz ürperir mi bu notu görünce? Ben merak ederim. Dükkanın sahibi miydi, çalışanı mıydı, yakını mıydı, nasıl bir ölümdü, ani miydi yoksa bekleniyor muydu, genç miydi yoksa vadesi artık dolmuş muydu, çok acı çekti mi, çok acı bıraktı mı, giderken başkalarının ömründen de ömür aldı mı… Bu sorular aklımdan tren katarı gibi geçip gider.

Koskoca ülke bu halde işte. Cenaze nedeniyle kapalıyız.

Deprem ülkesi olmaya alışabiliriz belki ama; böylesine yok yere ölümlerin ülkesi olmaya alışmayalım.

Cenazelerimizi kaldıralım, herkes kendi geleneğince yasını tutsun; fakat artık gencecik, köz gibi evlatlarımızın, kardeşlerimizin cenazesini kaldırmayalım, ölüp gitmelerine izin vermeyelim. Herkes kendince gereğini düşünsün, tedbirini alsın. Kimseye yol yordam göstermek haddime değil, herkes kendisi için en iyisini bilir zaten.

HAYAT

Gizli İntihar Teşkilatı (GİT)

İstatistiklere göre dünyada her 40 saniyede bir başarılı intihar vakası gerçekleşiyor.

İstatistikler, resmi neticeyi döker önümüze bol haneli, ondalıklı hesaplarla. Fakat hayat hiç öyle değil.

İstatistiklerin anlattığı söylenen gerçekliklerin büyük kısmı sanılandan çok daha ince hesaplar içeriyor.

Resmi kayıtlara geçmiş intihar vakaları; bu vakaların cinsiyete, yaşa, eğitim durumuna, ikamet edilen şehre, tahmin edilen sebebe, kullanılan yönteme ve daha pek çok kırılıma göre gruplandırılıyor.

Hiçbir istatistik, resmiyeti olmayan intiharlardan bahsetmez, doğal veya farklı sebeplere bağlanır.

Bile isteye ölüme dört nala gitmenin pek çok yöntemi var.

Bunların bir kısmı sadece ani ve hızlı biçimde netice verir ve sizi intihar etmiş kişi olarak istatistiğin koynuna bırakır.

Fakat pek çok, hatta öyle pek çok ki; resmi rakamları birkaç defa cebinden çıkaracak kadar çok sayıda insan, gizliden gizliye bu yolu seçerek uzun uzun tadını çıkararak hayatına son verir.

Geçmişi insanlık tarihi kadar eski bu teşkilatın sırlarının pek azını açığa çıkarabilirim, fazlasına yetkim yok.

Fakat size bunu söylemeliyim. Uzağınızda veya en yakınınızda bu gizli teşkilata üye olanlar var.

Arkasında cool bir intihar notu bırakıp giden kahramanlardan daha sabırlı, dirayetli, profesyonel intiharcılardan bahsediyorum. Her yerde kol geziyorlar.

Unuyu eleyip eleğini asmış bilgeliği aramayın, bulamazsınız. Doğuştan bahşedilmiştir.

Birkaç yıl önce yakın bir arkadaşımla meyhanede inceden demlenirken, hemen önümdeki masada oturanlardan orta yaşlı bir adam sandalyesinden yere düştü. O düşüş anını tüm detaylarıyla gördüm. İçim acıdı. Bunun sebebi düşüp bir yerlerini incitmesi değildi. Bu sebepten, onlar gittikten sonra yan masadaki grubun bu durumla dalga geçip eğlenmesine içerlemiş, dilim döndüğünce anlatmıştım. Ne kadarını anlatabildim veya ne kadarını anladılar hiç bilmiyorum çünkü ben ziyadesiyle sarhoştum ve onlar aşırı aptaldı. Adamın kendini yere bırakışını gördüm. Sarhoşluktan dengeni kaybetmek veya sızmak gibi bir şey değildi bu. Konuşuyordu bir inilti gibi, sonra durdu, sandalyesinden kendini yere bıraktı. Elbette ki başarısız bir intihar girişimiydi. Belki sonrasında bunu başarmıştır bilmiyorum.

Bir başkasını boşverin, kendinizden bile gizleyerek hayatınıza son vermeye çalıştığınız dönemleri hatırlayın. Evet düşünme, konuşma, davranma!

Yazının bu satırlarını okuduğunuza göre hayattasınız. Hayatta olmak bence her an kutlanılabilecek muhteşem bir şey. Kadehlerinizi birleştirdiğinizde adayacak şey bulamazsanız bunu söyleyin. Hayatta olmaya!

Hayata tutunmak için bazen çelimsiz bir dal yeterli olabiliyor. Her insan derdi kadar ağırdır. Hep kendinden midir bu dertler? Değil elbet.

Gülüşünüzü solduran, soluğunuzu kıstıran, kalbinizin her iki atışından birini çalan.

Eve girince montunuzu yere bırakmak kadar hafif. Herkesin unuttuğu, unuttuğunuzu sandığı, görmediği bir yara gibi, içinizden içinizden büyür durur.

Belki de hiç yok, azalarak bitti. Hayatı, bir gün ondan ayrılacağını bilerek sevmek tuhaf; başka hiçbir şeyi böyle sevmiyoruz. Yüzümüze yağmur damlaları düştüğünde, bir çocuk doğduğunda, kalbimiz daha hızlı çarptığında biraz daha fazla seviyoruz, o kadar.

Gizli İntihar Teşkilatı’nda işler böyle yürüyor. Mum yakıp üstünde yemek yapmak gibi. Yavaş, sakin ve güzel. Tıpkı yaşıyor olmanın ta kendisi gibi.

ÇEKMECE

Renkli Rüyalar Filmi

Gerçekle kurguyu tam da böyle, iç dünyamıza yelken açarak, tenimizi okşayarak harmanlayan filmlerin (hele hele içinde bir de aşk varsa!) tadına doyum olmuyor. Galiba içimizdeki çocuğa da el sallıyor, böyle filmlerdeki işte o saf ve sevimli dokunuşlar.

La science des rêves (Rüya Bilimi), son yıllarda izlediğim en melodram yüklü filmlerinden biri. Şaşırtıcı, saf ve masalsı. Böyle filmlerde her şey olur. İlk sahnelerinde bir hikâyesi olduğuna inandırır film; bir zaman sonra aslında bir hikâyeden ziyade rüyalarda olduğu gibi anlamlı-anlamsız geçişlerle örülü olduğunu fark ettirir. Yani, en baştan sanki “bizden her şey beklenir, hazır olun” gibi bir mesaj veriyor bu film. Bu sebepten, izleyicide gelişmelere dair tahminde bulunma stresini en başta yok ediyor. Çünkü böyle filmlerden, gerçekten de her şey beklenir. Sadece izlediğimiz anı yaşamak, görebildiğimiz ve hissedebildiğimiz kadar çok şeyi koparmak isteriz. Biraz da dalıp gitmek gibi. Son sahnesinde artık omuzlarımızdan tutar, sarsar ve kendimize getirir bizi.

Destansı, efsaneleşecek, vay be dedirtecek, nesiller boyu anlatılacak türden aşklardan bahsetmez böyle filmler. Başka türlü bir hikâye anlatmayı yeğlerler. Böylesi daha güzel. Hikâyenin kendisine değil de, anlatılış şekline vuruluruz. Sinemanın büyüsü işte bu. Bir rüyanın o karmaşık, gerçeküstülükle harmanlanmış sahiciliğini bir masal gibi cömertçe sunar bize. Muhteşem görsellikle dans eden müzik, kendimizden geçmemiz için tüm olanaklarını seferber eder.

Hiçbirimiz süper değiliz. Birer süper kahraman gibi dolaşmıyoruz ortalıkta. Fakat bununla birlikte, bizi çoğu insandan ayıran yegane şey, uçsuz bucaksız hayal alemimiz. Her ne yaşıyorsak, hayal dünyamızdan bir tutam alıp ona katıyor, yaşandıktan sonra o hayal dünyamızda bir tutam iz bırakıyor kendinden.

Hayatı ne kadar deneyimlesek de, birini anlamaya çalışırken bir yandan kendimizi anlamaya çalışıyoruz.

Hayatımızda dikkate değer yeni biri çıkageldiğinde, onu tanımaya çalışırken, kendimizi de tanımak istiyoruz farkına bile varmadan. Hissettirdiklerini, anlattıklarını, hatırlattıklarını, uyandırdığı çağrışımları yaşarken, büyütecin altına belki de en çok kendimizi koyuyoruz. La science des rêves bana biraz da bunu anlattı. Veya anlatmaya çalıştığı şey buydu benim anladığım kadarıyla.

Bazı filmler, yıllar sonra tekrar izlediğimde, ne gibi ürpertiler uyandıracak merakını doğuruyor bende. Yıllar sonra tekrar izlemek üzere, koyalım çekmeceye…

HAYAT

Bir Köyde Gökyüzü Olmak

Şair İlhan Berk’e bir röportajda “ne olmak istediğini” sormuşlar; “Bir köyde gökyüzü olmak isterim” demiş. Yaşadığımız koca koca hayatlar, gökle uzayla yanyana konduğunda kum tanesi kadar küçük kalıyor değil mi?
Hepimizin gökyüzünde bir yeri var yaşarken de, sonrasında da. Yüzümüzü yukarı çevirdiğimizde gökyüzünün bize ait parçası beliriyor. O gökyüzünde bazen güneşli mavilikler, göçmen kuşlar, uçurtmalar görüyoruz. Bazı zamanlarda ise sert rüzgârlar, fırtınalar, soğuk yağmurlar, karanlık bulutlar kaplıyor gökyüzümüzü.
Hayat böyle; bazen günlük güneşlik, bazen gri karanlık. Kimse bize hayatta sadece iyi ve güzel şeyler olacağının sözünü vermedi, gül bahçesi vadetmedi. Kötülük ve acıları bu hayata ait değilmiş saydık hep; bir işe yaramadı onları yok saymak. Bağrımıza basacak veya görmezden gelecek de değiliz elbet. Acılar, üzüntüler ve başımıza gelecek kötü şeyler hayatın toplamında var. Onları çıkarınca geriye mutluluklar, umutlar, özleler, kavuşmalar, hasretler, sevmeler kalır. İçimizde bir yerlerde sakladığımız ve bizi biz yapan şeyler.
Bir parçamızı, canımızdan bir parçayı kaybedip üzüntülere boğulurken; başka bir yerlerde başkaları hayatlarına katılan bir bebekle sevince boğuluyor. Tıpkı senin ve benim doğduğumuz zamanlarda olduğu gibi. Fakat hayat daima hiç çalışmadığımız yerden soruyor Meltemciğim.
Belki de, yaşadığımız hayatın bize sunduğu iyi-kötü ne varsa görmek için yüzümüzü daha sık göğe çevirmeliyiz.
İnanıyorum ki, Mehmet Amca bir köyde gökyüzü olacak. Belki yaşadığımız zamanda, belki gelecek bir zamanda. O köyde çocuklar Mehmet amcanın yıldızlarına bakarak dua edecek ve uykuya dalacak; genç Ahmet o yıldızların altında âşık olacak köyün en güzel kızına; asker yolu gözleyecek karnı burnundaki Hatice her bir yıldızı bir gün hesabederek. Mehmet Amca koskocaman sonsuz bir gökyüzü olacak bir köyün üzerinde.
Bir gün başını yukarı kaldırdığında gökyüzünün sana gülümsediğini hissedeceksin. Başını göğe çevir Meltem, başını göğe çevir.
18 Mayıs 2015 / İstanbul
(Çok sevdiği babasını, Mehmet amcamızı kaybeden sevgili dostum Meltem’e yazdığım mektup.)
HAYAT

Başınızı Omzuna Koyar Gibi

En iyi arkadaşlarınız acınızı, üzüntünüzü, kederinizi paylaşır. En zor zamanlarınızda, yalnızlığınızı giderirler. Fakat bilirsiniz -veya bilmiyorsanız da yaşayarak öğrenirsiniz- ki acı bölüşülünce azalmaz, hatta yayılarak çoğalır. Sizin kederiniz, mutsuzluğunuz en yakınınızdakinin üzerine sıçrar, artık onun da gözlerine geçmiştir, bir süredir gözlerinizi örten bulutlar. Bu yüzden sizi sadece dinleyecek, acınıza ortak olacak, bu acıyı ve kederi kendi içinde hissedecek arkadaşlar ne yazık ki ilacınız, dermanınız değildir.

Bazı insanlarsa acıyı dindirmenin türlü yollarını bilir. Bir tabibin hastasını elleriyle, gözleriyle, kulaklarıyla dinlemesi gibi dinler sizi. Sesinizdeki küçük bir kırılmayı duyar, ellerinizi masanın üzerine koyuşunuzdan anlar iyi olmadığınızı, size sarılır omzunda ağlayasınız diye. Bunları yaparken sizi hem dinler, hem iyileştirir. Sesinizdeki kırılmayı duyduğu an size bir masal anlatmaya başlar. Önce anlam veremezsiniz; fakat bu kısa masalın sonunda, neden size bin teselli vermek yerine bir masal anlattığının ayırdına varırsınız. İki elinizin masanın üzerinde tek bir elmiş gibi yapayalnız duruşunu görür ve ellerinizi tutar, sarmalar. Şimdi onun iki elinin içinde tek bir el olarak durursunuz. Size o masalı anlatırken bir yandan dost elleriyle ısıtır buz tutmuş parmaklarınızı. Masal bittiğinde siz tam bir şey söylemek için yutkunduğunuz an, söyleyeceğiniz şeyi gözleriniz önceden haber verdiği için kollarını açıp size sarılır. Başınızı omzuna koyar ve siz ne kadar isterseniz o kadar ağlarsınız. Yorgun atlar gibi dinlenirsiniz onun omzunda.

Alışıldık sözcükler, acınızı paylaşması, sizinle birlikte acı çekmesi en son ihtiyaç duyacağınız şeylerdir böyle zamanlarda. İstersiniz ki onunla konuşmak, onunla zaman geçirmek, sesini duymak, gözlerine bakmak, dokunmak size iyi gelsin; iyileştirsin. Her doğum gününüzü hatırlayıp sizi tebriklere ve hediyelere boğan fakat hiçbir zaman sizin kalbinizde olup bitenleri bilmeyen veya anlamayan klişe dostluklar değil, ayda yılda bir görseniz ve konuşsanız bile omzunda ağlayınca saçınızı şefkat ve sevgiyle okşayacak hesapsız dostluklar hayatı size daha yaşanır kılar. Hesapsız, önyargısız, komplekssiz, cinsiyetsiz; pür insan olarak hayatınızdadır.

Bazı insanlar acıyı dindirmenin türlü yollarını bilir. Size öğüt vermek aklının ucundan bile geçmezken, kendi hayatıyla ilgili bir gerçeği en çıplak ve saf haliyle anlatırken farkından olmadan size hayatınızın en büyük öğütlerinden birini vermiştir. Duvarınızdaki eksik tuğlayı çıkarıp masanın üzerine koymuştur ve bunu “yolda gelirken böyle bir şey buldum” deyip yapar. O tuğla onun için kırmızı, basit bir tuğladır. Fakat sizin duvarınızdaki o dev gediği kapatır. Bunu ona söylersiniz veya söylemezsiniz; önemi yok. Teşekkür etmek için içten bir sarılmadan daha değerli bir şey bulamazsınız zaten.

HAYAT

Ayağı Kırılmış Bir At

Ayağı kırılan atları vurup öldürürler. Bazı aşklar tam da öyle biter.

Bilirsiniz artık yürümeyecektir. Gözünüzü kapatıp ateşlersiniz silahınızı. Elinize kan bulaşır. Evet, yürümeyecekti dersiniz. İçiniz ferahlasın istersiniz bir an önce.

Ama kolay değildir, gözlerinizin içine bakan bir atı öldürmek. Elinize kan bulaşmıştır artık. Öyle kolayca sıyrılamazsınız bu işten, unutamazsınız, gözleri gözlerinizden gitmez. Rüyalarınıza sokulur terli gecelerinizde.

Bir atın daha ölmesi neyi değiştirir? Ayağı kırılmış bir at, size yarının ve yarınsızlığın en acımasız sorusudur.

Fakat elinize kan bulaşır. Bir hayat boyu taşırsınız bu izi. Siz siz olun, ayağı kırılmış bir atı öldürürken gözlerine bakmayın.

HAYAT

Birlikte Söylediğimiz Şarkılar

Şiirler, şarkılar, filmler her geçen yıl biraz daha fazla incitir bizi. Hayat mutlulukları ne kadar çok tattırsa da, en çok acılarımızı taşırız koynumuzda.

Acılarını insan daha özenli saklıyor, tuhaf bir değeri oluyor bu acıların. Çok şey öğrettiğinden mi yoksa unutmaya kıyamadığımız kadar değerli hatıraları yüklendiğinden mi bilinmez; aldığımız yaraları, hiç iyileşmemesini ve izlerinin silinmemesini isteyecek kadar çok severiz.

Bazı acıları ise unutmak, hafızamızdan silmek isteriz. Hatırlattıkları tatlı bir sızlamadan çok uzak, her seferinde aynı yarayı yeniden kanatır. Unutmaya çalışırsınız, nadiren başarırsınız.

Yüzünü, sesini, yürüyüşünü, kokusunu, bakışlarını, ona dair her şeyi silebilirsiniz. Fakat birlikte söylediğiniz şarkıları unutamazsınız. Hiç uğraşmayın. Olmaz. Birlikte söylediğiniz şarkıları dinleyince o eski acılar, artık naftalinleyip nostalji çekmecenize kaldırdığınız hatıralar ayaklanır içinizde. Eski bir öpüşmeyi hatırlarsınız, dudaklarınız kanar. Gözleriniz dolmayacaktır belki; fakat insan en çok içinden ağlar.

Zaman acılara, yaralara iyi gelir. İyileştirdiğinden değil. Sadece alışırsınız. Artık tanıdıktır o acı. Size teniniz kadar yakın. Birlikte söylediğiniz şarkılar kadar yakın.

Çıkış